Cin Sohbet | Cem Davran’la Her Telden

Posted on 01. Şub, 2012 by .

14

Dizileriyle büyüdüğüm, filmlerini tiyatro oyunlarını keyifle izlediğim bir adamdı, Cem Davran. Tanıyınca sadece “keyifle izlemek” yetersiz kaldı hakkında. Sosyal Medya programında erkeklerde cep mendilinden bahsetmiştik diye o gün ceketinde cep mendiliyle gelmiş, öyle de düşünceli. “Ben çok gevezeyimdir” diyor ama öyle güzel konuşuyor ki o konuşurken zaman nasıl akıp geçmiş hiç anlaşılmıyor. Özgüveni müthiş, bir o kadar da mütevazi. Duyarlı ve donanımlı biri olduğu her halinden belli. Ama en önemlisi de muhteşem bir kalbe ve sıcacık bir gülüşe sahip. Cem Davran’la tiyatrodan, modadan, öğretmenlerden, sosyal medyadan kısacası her telden dem vurduğumuz güzel bir röportaj yaptık. Keyifli okumalar…

Küçük bir not: Bugün Cem Davran’ın da oynadığı Alevli Günler tiyatrosuna çift kişilik bilet kazanmak için size küçük bir sürprizim olacak. Gözleriniz saat 11:00′de Alışveriş Cini Facebook‘ta olsun ;)

Alışveriş Cini: Oyuncu olmaya ne zaman nasıl karar verdin? Bu süreç nasıl başladı ve ilerledi?

Cem Davran: Rutin klasik şeyler vardır ya hani, çocukluğumdan beri diye. Rutinin dışında kalmak için gerçeğin dışında bir şey söylemem gerekecek, çünkü benimki gerçekten öyle. İlk oyunculuğa adım atışım şöyle oldu. Ablam vardı o Şehit Fatma diye bir oyunda oynayacaktı. Oyunda Yunan generalini oynayacak olan çocuk tam oyundan bir gün önce ailesiyle İzmir’e sünnet düğününe gitmiş, öğretmen çıldırıyordu. Ben de küçüğüm, kenarda duruyorum. Ablama kardeşin oynar mı? demiş. Ben de oynarım oynarım! diye atlamıştım. Bana sonra garson kıyafetinden bozma bir yunan generali kostümü yaptılar ve ertesi gün o rolü oynadım. Rolüm de sadece maytaplı tabancaya bir maytap koyuyorlar, oyunda onu patlatacağım. Heyecandan onun yerini kaçırmışım, çekiyorum çekiyorum Fatma şehit olmuyor. Sonra kız attı kendini yere, ben de böyle bakarken tabanca elimde patladı, skeç gibi. Tabii millet yerlere yattı, tam bir kazayla başladı tiyatro hayatım. İlk sahneye adım atışım odur.

AC: Ailede tiyatroyla ilgilenen birileri var mıydı?

CD: Babam sahne arkasından, teknik gruptan. Önce produksiyon amirliği yapmış sinema piyasasında. Sonra şehir tiyatrolarına aksesuar şefi olarak gelmiş. Babama yalvarırdım ben, tiyatrolara gidebilmek için. Babam da o zaman matematikten 5 al götüreyim derdi. Sırf 5. defa 6. defa aynı oyunu seyredeyim diye nefret ettiğim matematikten 5 alırdım. Orada olmaktan çok keyif alırdım, olan biteni ilgiyle izlerdim. Kendimi bildim bileli o dünya çok çekti beni kendine. Mesela bizim mahallede bütün erkek çocuklar futbolcu doğar, ben çocukken de tiyatro için futboldan vazgeçtiğimi biliyorum.

AC: Yıldız Teknik Elektrik Mühendisliği mezunusun, neden tiyatro okumayı düşünmedin?

CD: Ben zaten çocuk tiyatrosundaydım, o tabii okul değil ama yine derslere giriyorsun konservatuar gibi sertifika veren bir eğitime katılıyorsun. Çok küçük yaşta, daha 16 yaşındayken özel yetenek maddesinden şehir tiyatrolarına kardoya alındım. Rahmetli babam da tiyatrocu ol tamam ama bir de mesleğin olsun derdi. O zaman onların görüşü öyleydi, suçlamak da yersiz. Çok efsane tiyatrocuların, hayran oldukları insanların zorlu süreçlerini ve tirajik bitişlerine tanıklık ediyorlardı. Kendi çocuklarının öyle bi şey yaşamasını istemedikleri için böyle söylüyorlardı yoksa beni tiyatrodan uzaklaştırmak gibi bir düşünceleri yoktu. Benim de böylelikle bir mühendislik maceram oldu. Üniversiteye de girer girmez zaten bir arkadaşımla birlikte tiyatro kulübünü Yıldız Üniversitesi Oyuncuları‘nı kurdum. Ama mühendislik okumak benim için iyi de oldu, değişik bir şey görmüş oldum, analitik bir bakış açısı kazandım. Üniversitedeyken benim kurduğum tiyatro kulübü de hala devam ediyor, o da güzel oldu.

AC: Ben de bir mühendis olarak buna katılıyorum…

CD: Tabii. Sunuculuk yaparken mesela tiyatro altyapısına ihtiyaç var, çok işe yarıyor ama her tiyatrocu da sunucu olamıyor. İşte bu tiyatroculuğu bir yerinde sunuculuğa dönüştürebilirken mühendislik görmüşlüğün, yüksek matematik okumuşluğun bir katkısı var bence. Önemsiyorum ben bunu. O zamanlar kolay girilen de bir okul da değildi yani, ciddi bir fen puanı gerekiyordu.

AC: Babanın 5 alırsan tiyatroya götüreceğim demeleri işe yaramış demek ki :)

CD: Tabi tabi. Ben sınavcı bir çocuktum aslında. Sevdiğim dersleri anlar diğerlerinden geçerdim. Sen de bilirsin… Oradan bir doku bir formasyon kalıyor insanda ve o aktörlükte bu işlerde işime yarıyor doğrusu.

AC: Tiyatrocu olmak Türkiye’de hep çok zor derler. Bunun en büyük sebebi herhalde tiyatro izleyicisinin az olması. Bu konuda ne düşünüyorsun?

CD: Böyle bir nüfusa göre tabii tiyatroya gelen toplam sayı az ama çok bağlı ve sadık bir tiyatro izleyicisi var. Mesela bizim oynadığımız Alevli Günler, 3.sezondur tıklım tıklım oynuyoruz. Üstelik özel tiyatro, devlet tiyatrosu da değil. Ben o traijik hikayeleri pek sevmem, hani derler ya “tiyatronun seyircisi yok, tiyatroya gelmiyorlar” falan. Gelmiyorsa gelmiyor, çekeceksin bir şey yapacaksın gelecek işte. Bizim oyuna geliyorlar. Londra’ya giderseniz orada aç kalsa adam gider tiyatroya, öyle bir tiyatro kültürü var. Bizde o kadar yok tabii.

AC: Tiyatro sinema ve televizyon üçlüsünden hangisi daha senlik?

CD: Hepsi. Her tiyatrocu tiyatronun yeri ayrıdır der ama ben diğerlerini de ondan çok farklı görmüyorum. Yaptığım en acayip late night show İki Kere Kiki, hani Hande’nin tokat yediği, onlar bile aslında benim için bir teatral karakter. Sunuculuk da öyle, televizyon da. Ama tabii çok özüne inersen elbette hepsinin temeli tiyatro. Tiyatro atletizm gibidir. Sporun atletizmi neyse, sanatın da tiyatrosu odur.

AC: Son dönemlerde tiyatrolara ağırlık verip televizyondan biraz çekildin gibi bir durum var…

CD: Aslında ben televizyondan çekilmedim. İki tane oyunda oynuyorum biri şehir tiyatrosunda Doğum günü Partisi diğeri de özel tiyatro Alevli Günler. Zaten iki oyun birden oynarken provaları falan da düşünürsen, vakitsel olarak tiyatroya kaymak gerekiyor. Onun dışında çeşitli projeler geliyor, düşünüyorum. Şu anda direksiyon benim elimde davranıyorum, arabayı ben kullanıyorum. Aslında ben de artık biraz televizyonu özledim. Program yapıyorum şimdi “Evim Mis Evim” başlıyor, başka bir tane sohbet programı gibi bir şey yapacağım bir haber kanalında. Ama elbet bir diziye de başlayacağım, özledim onu. Böyle biraz geri çekilmek, ekranı özlemek bana iyi geliyor. Şimdi bir karar versem her gün 2-3 programa konuk olurum sonra bir bakarsın 30 günün 30′u da televizyondayım, onu istemiyorum.

AC: Biraz da yeni şeyler deneme isteğin var sanki.

CD: Tabii son tren son vagon takip etmeye çalışıyorum yenilikleri. Mesela Twitter diye diye zorla soktular, şimdi de hoşuma gitti. Benim zaten tanındığım bir şekil vardı, orada da kendim gibiyim. Hissettiğim şeyi koyuyorum oraya.

AC: Bu arada ben Alevli Günler‘i geçen sene izlemiştim, çok güzeldi. Şimdi de Alışveriş Cini okurlarından biri yanına bir arkadaşını da alarak bu oyunu izleyecek. Bu yüzden bize azıcık da oyundan bahseder miisn?

CD: Alevli Günler, benim son dönem hayatımda en güzel köşelerden biridir. 27 yaşlarında Irmak Bahçeci diye genç bir kızımızın yazdığı bir oyun. Çok cümlesi olan bir oyun ama ana cümlesi inanmak. Farklı şeylere inanıp kardeşçe yaşayabilmek, hiç inanmadığın bir inanca saygı duymak ve onun için savaş verebilmek. İnanmasan da saygı duymak, bu kadar basit. Farklı şeylere inanabiliriz ama birlikte kardeşçe yaşayabiliriz‘i anlatan, trajik ve komik bir oyun. Aslında hepimizin kafasında olan baloncukları dillendiren bir oyun. Çok da iyi gidiyor, Türkiye’de her yerde oynadık aşağı yukarı. Ayrıca teknik olarak modern bir tiyatro metnini geleneksel yöntemlerle anlatma gibi de bir özelliği var.

AC: Blogun cemdavran.com.tr 2008 yılından beri yayında. Hayatında önemli bir yer kaplıyor mu, senin için ne kadar önemli bu blog?

CD: Bir ünlünün blog yazması zaten biraz acayip, bana hep öyle yorumlar geldi. 2008′de isim haklarını alalım dediler, cemdavran.com.tr’yi aldık. Site yapacaklardı. Bana o ünlülerin siteleri olayları biraz garip geliyor, giriyorsun fotoğraflar bilgiler falan. Ben de yine bunlar da olsun ama ben bu sitede esas birkaç yazı yazayım istedim. Yazı yazmayı çok seviyorum, ben hep yazıyordum notlar alıyordum zaten.

AC: Kitap çıkarma gibi bir planın var mı?

CD: Blogda benim “birlikte şiir yazmak” diye bir bölümüm vardı. Ben birkaç satır yazdım sonra sitenin müdavimlerinden biri devamını getirdi falan sonra bir başkası bir şeyler yazdı şimdi yüzlerce şiir oldu orada. Çok güzel şeyler çıktı. Belki site adına oradaki şiirleri derlediğimiz bir kitap olabilir, gelirini de bir kadın derneğine bağışlayabiliriz. Onun dışında bir gazetede yazmayı düşünüyorum yakın zamanda. Seviyorum yazmayı, zaten dediğim gibi blog da böyle çıktı. Ben o zamanlar blog ne onu bile bilmiyordum, internet sitem var orada yazıyorum diyordum. O zaman blog diye bir kavram da şimdiki gibi çok bilinmiyordu. Sonra sonra herkes bana site değil, blog o demeye başladı. Şimdi anladım ki ben blogger’mışım! Blogun ciddi de bir kitlesi oldu, şimdi o kitle biraz bana kırgın çünkü blogu biraz hafiflettim. Yazıları orada kendim yayınlıyorum, yorumları kendim onaylıyorum. Bu tür şeylere başkasının eli değmesin, insanlarla olan samimi çizgim bozulmasın diye her şeyi kendim yapıyorum, o da çok vakit alıyor tabii. Normalde benim gibi insanların bu tür işlerini hep başka birileri, asistanları falan yapar. Aslında menajerim var, bu işlerden anlayan birileri var. Yine de şimdilik ben ilgileniyorum, ama biraz daha sayı artınca napacağım? Mecburen birilerinden yardım almam gerekecek.

AC: Bize biraz senin de tam merkezinde olduğun 2011 öğretmen atama probleminden bahseder misin?

CD: Bu sorunu genel öğretmenlerin atanamama sorununun içine dahil ettikleri için aslında arada kaynatıyorlar. Bu 2011 KPSS hak yemesi spesifik özel bir sorun. 2011′deki seçimden önce milli eğitim bakanı Nimet Çubukçu hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik, çeşitli yerlerde “Ağustos 2011′de 55.000 öğretmen ataması yağacağız” şeklinde beyanatlar veriyor. Temmuz ayında seçim de KPSS de yapılıyor. Sonra Ağustos’ta 11.000 kişi atama yapılıyor. İnsanlar da 44.000 nerede diye soruyor. Atama var diye işini değiştiren hayatını değiştirenler, intihar edenler, otelde dershanede çalışıp ayrılanlar var. Kitleleri hareketlendirmişsin, atama var demişsin yapacaksın.

Bu meselede seslerini duyurmak için herkese ulaştıkları gibi bana da ulaştılar. Çoğu gittikleri yerden reddedilmişlerdi, kimi tabi deyip unutuyordu, kimi kullanıyordu. Zayıf bir anlarıydı. Bana anlattılar durumu, bir inceledim nedense bilmiyorum kalbim çekti. Elimden gelen desteği veririm dedim ama ne yapacağımı bilmiyordum. Abi sen bir yerde söylesen bile duyulur, Türkiye sesimizi duyar dediler. Bu arada onlarla konuşmaya başladık, konuştukça ne kadar haklı ve mağdur olduklarını daha fazla anladım. Onları tanımaya başlayınca bir baktım ki bunların hepsi benim Ruhsar izleyicim, o zamanlar Ruhsar’ın o çocuk kitlesi. Şu anda onlar öğretmen ve mağdur. Bu insanların da arkasında olmayacaksam hiç sesimi çıkarmayayım bu ülkede dedim. Bunun üzerine benim çocukken hak ettiğim ödül 32 yıl sonra bana verilince, ben de bu ödülü bu çocuklar için alacağım dedim. Bir sürü duygu bir araya geldi.

Sonra ben Antalya’da konuşma yaptıktan sonra bu konu Türkiye’nin gündemine oturdu. Yeni bakan beni aradı, gittim görüştüm. Bu projeyle ilgili de reklam amaçlıymış gibi anlaşılmasın diye kaçmaktan yoruldum. Allahtan onlar öğretmen olduğu için onların çok özenli bir tarafları var, gördüğüm en şık hak arama. Cumhuriyet zamanında öğretmenlere çok saygı duyulurdu, değişmeye başlamış bu tür şeyler Türkiye’de. Benim içimi acıtan şeylerden biri de oydu zaten. Son dönemlerde her şeyi kötü örneklerle açıklama hastalığı başladı. “Sui misal emsal olmaz” diye bir laf vardır eskilerin. Kötü örnek örnek olmaz.

AC: Şu anda bence kesinlikle öyle anlaşılmıyor insanlar tarafından ama sosyal sorumluluğu kişisel reklama dönüştürenler de olduğu için çekinmen normal…

CD: Tabii her tarafa da kamerayla gidersen bir saatten sonra etrafı da irrite edersin. Metrekareye 150 tane sosyal sorumluluk düşüyor artık. Ben mesela TEGV‘le çok çalışırım, daha doğrusu gönüllüyüm. TEGV‘i ben kendim seçtim, bir sürü şey yapıyorum ama her şey yok ortalıkta. TEGV‘in bir tanıtım, PR desteğine ihtiyacı olursa ancak o zaman öne çıkıyoruz., dengeli yapıyoruz.

AC: Peki sonuca ulaşabildi mi öğretmenlerle ilgili tüm bu uğraşlar?

CD: Şimdi bakan açıklama da yaptı 17.000 atama bu hafta yapılıyor. Verilen söz 44.000 aslında ama en azından çok yüksek puanla açıkta kalanlar yerleşecek artık. Şimdi daha fazla mı ses çıkarsaydık, daha fazla şeyler mi yapsaydık diye düşünüyorum açıkçası. İyi kötü bir şeyler hallettik, biraz işe yaradı.

AC: Biraz da sosyal medyadan bahsedelim. Sosyal medyanın akıbetini nasıl görüyorsun?

CD: Hiç kestiremiyorum ama mutlaka yerine başka şeyler koyarak gidecektir. Sosyal medyanın önemli bir yönünün güncelleme olduğunu düşünüyorum. Televizyonlar bitecek diyorlar, ama bence öyle olmayacak. Etkili, bedava ve undergorund bir güç olduğu için yayılmaya devam edecek. TV’nin yerini tutacağını sanmıyorum, onun yerine kendi gücünü yaratacağını -ki zaten yarattı bile- düşünüyorum. Hayatı ciddi şekilde kapladığı kesin, bu daha da artacak. Sosyal medyanın etkili olduğunu düşünüyorum. Ben girdim artık çıkmam.

AC: En çok nereden giyiniyorsun?

CD: Bu üzerimdeki Tween Damat. Yaklaşık 15 yıldır Tween Damat giyiyorum. Orka Group’la benim artık gönül bağım da var. Onların büyümesi ile benim büyümem birbirine çok paraleldir, beraber yürüdük onlarla bu yolları. Üzerimde Tween Damat olduğu zaman benim moralim yerine gelir. Bugün cep mendili taktım ama kravatı takmadım biraz daha spor olsun diye.

AC: Modayla aran iyi o zaman…

CD: Erkek modasını olan bitenler anlamında takip ediyorum. Sevdiğim tarafı, bazen daha genç bir parçayı daha ağır bir parçayla birleştirebiliyorum. Genelde spor giyinen biriyim, blue jean, tek tişört kazak giyerim. 1950-60′ların kıyafetleri, incecik kravatları benim hoşuma giderdi. Bu da onlardan. İnce kravatı severim.

AC: Sık sık alışverişe çıkıyor musun?

CD: Alışverişe özellikle gitmem, oradan geçiyorken denk geldim beğendim hemen alırım. Ve mümkünse de aldığım şeyi hemen giyerim. Alıp da bir yere giderken giyerim diye bekletmem. Normalde sürekli blue jean, çok bot giyerim. Hatta Güneri (Civaoğlu) Abi bana “siz tiyatrocular niye hep böyle kaba botlar giyiyorsunuz” demişti bir keresinde, tabii o daha şık şeyler giydiği için. Beğenirsem iyi markalardan alırım. Ama mesela bir keresinde de Beşiktaş Sinanpaşa Çarşısı’nda yürürken bir pardesü gördüm bayıldım, 50 liraya verdi bana! Halbuki deseydi ki 500 lira, yine alırdım çok beğenmiştim.

AC: O gün ne giyeceğine nasıl karar veriyorsun, bir gün önceden düşünür müsün?

CD: Bazen düşünüyorum, gideceğim hedef bir yer varsa. Bütün hafta tiyatroda oyunum varsa mesela, en rahat bol kazaklarımı giyiyorum. Çünkü gidip zaten sahneye çıkmadan hemen kostümümü giyeceğim. Mesela tiyatrodan sonra bir yere gitme ihtimalim var, o zaman da öyle bir şey yaparım ki arada. Altta blujean üstte gömlek ceket. V yaka ince kazak ve gömlek çok giyerim.

AC: En çok neye düşkünsün?

CD: Ayakkabıya çok düşkünüm, erkekte ayakkabı önemli. Ama eskisi kadar çok özenemiyorum artık. Çünkü evde ayağı benimle aynı olan iki oğlum var. Alıyorum harika ayakkabılar, hemen uçuruyorlar. Birbirimizin her şeyini giyebiliyoruz. Sportif bir şeyler alırsam hemen alıyorlar ama böyle klasik şeyler alırsam onlara dönüp bakmıyorlar. Şimdi büyük oğlumun ceketini de ben aldım. Senin yaşına olmaz o falan diyorlar ama olsun dedim aldım.

AC: Dolabında en çok ne var peki?

CD: Gömlek, takım elbise ve kazak. Yaz kış çok gömlek giyerim. Yazın en sevdiğim şey kot pantolon dışına bırakılmış kolları sıvanmış gömlek giymektir. Bir de bende iki şey olur sürekli tesbih ve yüzük.

AC: Asla giymem dediğin bir şey var mı?

CD: Asla demek tabii iyi bir şey değil. Şu anda kolye takmıyorum mesela ama zamanında taktık. Parmak arası terlik asla giymem diyebilirim. Ama ilk akla gelen o erkeksi sebepten değil, benim ayaklarım taraklı olduğu için kötü duruyor, patatese terlik giydirmişsin gibi oluyor.

AC: Alışveriş Cini tamamen kadınlara özgü bir blog. Peki sence ideal bir kadın nasıl giyinmeli?

CD: Ben değişken şeyleri severim, çok rengarenk gösterişli şeyleri sevmem. Sade ve ayrıntılı şeyleri severim. Mesela kadında aşırı dekolteyi hiç sevmem ama çok şık hesaplı şekilli bir dekolteyi severim. Bazı kadınlara erkeksi kıyafetler çok yakışır, eğer öyle bir fiziği varsa maskülen tarz da hoşuma gider. En çok sevdiğim şeyler, günlük hayatta mesela jean giymiş ama şık bir ayakkabı şık bir bluz ile tamamlamış. Günlük ama şık tür kombinleri severim. Erkek gömleğine benzer gömlekleri severim. İş kadınlarının giydiği etek ceket takımları güzel oturtanlarda severim. Bulunduğu yere ve duruma uygun giyinmeli. Ama kadının kıyafetine dikkat edenini ve giydiklerini kendine yakıştıranını önemserim.

Her zamanki gibi “Bu mu bu mu?” köşemizle keyifli sohbetimizi sonlandırdık. Her şey için çok teşekkür ediyorum.

14 Yorum Var, Sen de Yorum Yaz!

Cin Cevap | Kahverengi Biker Bot Nasıl Giyilir?

Posted on 30. Oca, 2012 by .

8



Botlar: H&M, Ceket: Emilio Pucci, Tişört: Delias, Çanta: Fendi
Pantolon: Victoria Beckham Denim, Yüzük: Nili Silver, Küpe: Nili Silver

Botlar: H&M, Kazak: Chloe, Çanta Hermes, Etek: Herve Leger
Kolye: H&M, Yüzükler: Oasis, Gözlük: Gucci, Bere: Forever21,
Botlar: H&M, Elbise: Oasis, Hırka: Alice + Olivia, Kemer: Warehouse
Çanta: Topshop, Bilezik: Forward, Yüzük: Whistles, Küpe: Edge of Urge

Bugünkü Cin Cevap köşemize sevgili Duygu’nun isteği üzerine bu kahverengi biker botlar konuk oluyor. Bu tarz bir biker bot herkesin dolabında olmazsa olmazlardan. Topuklu giymek istemediğinizde veya o gün biraz daha rahat & casual olmak istediğinizde kurtarıcı gibiler. Casual parçalarla kombinlenebileceği gibi şık etek ve elbiselerle de iyi anlaşıyorlar. Çıkan kombinlerde soft tonlardan şaşmayan da var rengarenk bir tablo çizen de. Sizin favoriniz hangisi oldu?

8 Yorum Var, Sen de Yorum Yaz!

Paris ve Milano’dan Sokak Modası Manzaraları

Posted on 27. Oca, 2012 by .

7

Biz IFW’nin derdine yanaduralım, yanıbaşımızdaki Milano ve Paris’te moda haftaları birbirinin ardından tüm coşkusu ile devam etmekte. Önce Milano Men’s Fashion Week ile beylerin gönlünü hoş ederken hemen ardından başlayan Paris Haute Couture Fashion Week hanımların başını döndürdü. Artık bu blogun düzenli takipçileri bilirler ki, moda haftalarında benim ilgimi podyumdan da koleksiyonlardan da daha çok çeken bir şey var; sokak modası. Paris ve Milano’daki sokak modası fotoğraflarının arasından birkaç şey seçtim, kendilerine diyecek iki çift lafım var.

Yeşil ceket: Yeşile pek düşkün değilimdir, hatta en az giydiğim renktir diyebilirim. Ama bir ceket bu kadar güzel olmaz. Düğmeleri, modeli, o yeşilinin tonu hepsi birbiri için özel seçilmiş gibi. Aslında bu fotoğrafta sade ceketi değil kombini olduğu gibi çok başarılı buldum. Casual bir kıyafet olmasına rağmen dikkat çekebildiği için de ekstra bir puanı hak etti.

Kısa Saç: Kısa saçlı ve güzel olabilen kadınlara hastayım. Ve evet ne yazık ki bizzat kendimin bu gruba dahil olmadığımı ortaokul yıllarında acı bir tecrübe ile öğrenmiş bulunmaktayım! O yüzden sevgili kısa saç, seni uzaktan sevmek en güzeli :)

Bordo floppy şapka: Bordo rengi bu sezon çok revaştaydı, hardal da öyle. İkisini birbirine yakıştırıyorum. Bordo olanın bir de floppy şapka olması ise onu bu listeye sokmayı başardı. Alkış!

Maskülen kombin: Bu fotoğrafım Milano Men’s Fashion Week’ten olduğunu bilmek, maskülen kombini daha da anlamlı yapıyor. Limon sarısı çoraplar ve yeşil ceket ikilisi muhteşem. Gömlek ve kravat ile maskülen görünüş iyice kuvvetlenmiş. Moda kurallarının hunharca yok sayıldığı (açık ayakkabı içine çorap giyilmez vs) bu kombine bayıldım doğrusu!

Halat kolye: Kolye severim, gösterişli ve başrolü bütün kıyafetlerden çalabilen kolyeleri daha çok. Her eve lazım bunlardan bir tane.

Yakası tüylü palto: Bu aralar aklım fikrim yakası tüylü paltolarda. Kafamdaki model bu fotoğraftaki kadar salaş değildi daha klasik bir modeldi ama olsun, tüy tüydür palto da palto. Sıcak tutmaları da cabası.

Desenli etek – ceket – gömlek takım: Yok, bunu ben almayayım.

Siz nasıl buldunuz bakalım? Daha fazla sokak modası için aşağıdaki galeriye de buyrunuz!


Fotoğraflar: Tommy Ton for style

Related Posts with Thumbnails

7 Yorum Var, Sen de Yorum Yaz!