Archive for 'Cin Sohbet'
Cin Sohbet | Cem Davran’la Her Telden
Posted on 01. Şub, 2012 by ALIŞVERİŞ CİNİ.
Dizileriyle büyüdüğüm, filmlerini tiyatro oyunlarını keyifle izlediğim bir adamdı, Cem Davran. Tanıyınca sadece “keyifle izlemek” yetersiz kaldı hakkında. Sosyal Medya programında erkeklerde cep mendilinden bahsetmiştik diye o gün ceketinde cep mendiliyle gelmiş, öyle de düşünceli. “Ben çok gevezeyimdir” diyor ama öyle güzel konuşuyor ki o konuşurken zaman nasıl akıp geçmiş hiç anlaşılmıyor. Özgüveni müthiş, bir o kadar da mütevazi. Duyarlı ve donanımlı biri olduğu her halinden belli. Ama en önemlisi de muhteşem bir kalbe ve sıcacık bir gülüşe sahip. Cem Davran’la tiyatrodan, modadan, öğretmenlerden, sosyal medyadan kısacası her telden dem vurduğumuz güzel bir röportaj yaptık. Keyifli okumalar…
Küçük bir not: Bugün Cem Davran’ın da oynadığı Alevli Günler tiyatrosuna çift kişilik bilet kazanmak için size küçük bir sürprizim olacak. Gözleriniz saat 11:00′de Alışveriş Cini Facebook‘ta olsun ;)
Alışveriş Cini: Oyuncu olmaya ne zaman nasıl karar verdin? Bu süreç nasıl başladı ve ilerledi?
Cem Davran: Rutin klasik şeyler vardır ya hani, çocukluğumdan beri diye. Rutinin dışında kalmak için gerçeğin dışında bir şey söylemem gerekecek, çünkü benimki gerçekten öyle. İlk oyunculuğa adım atışım şöyle oldu. Ablam vardı o Şehit Fatma diye bir oyunda oynayacaktı. Oyunda Yunan generalini oynayacak olan çocuk tam oyundan bir gün önce ailesiyle İzmir’e sünnet düğününe gitmiş, öğretmen çıldırıyordu. Ben de küçüğüm, kenarda duruyorum. Ablama kardeşin oynar mı? demiş. Ben de oynarım oynarım! diye atlamıştım. Bana sonra garson kıyafetinden bozma bir yunan generali kostümü yaptılar ve ertesi gün o rolü oynadım. Rolüm de sadece maytaplı tabancaya bir maytap koyuyorlar, oyunda onu patlatacağım. Heyecandan onun yerini kaçırmışım, çekiyorum çekiyorum Fatma şehit olmuyor. Sonra kız attı kendini yere, ben de böyle bakarken tabanca elimde patladı, skeç gibi. Tabii millet yerlere yattı, tam bir kazayla başladı tiyatro hayatım. İlk sahneye adım atışım odur.
AC: Ailede tiyatroyla ilgilenen birileri var mıydı?
CD: Babam sahne arkasından, teknik gruptan. Önce produksiyon amirliği yapmış sinema piyasasında. Sonra şehir tiyatrolarına aksesuar şefi olarak gelmiş. Babama yalvarırdım ben, tiyatrolara gidebilmek için. Babam da o zaman matematikten 5 al götüreyim derdi. Sırf 5. defa 6. defa aynı oyunu seyredeyim diye nefret ettiğim matematikten 5 alırdım. Orada olmaktan çok keyif alırdım, olan biteni ilgiyle izlerdim. Kendimi bildim bileli o dünya çok çekti beni kendine. Mesela bizim mahallede bütün erkek çocuklar futbolcu doğar, ben çocukken de tiyatro için futboldan vazgeçtiğimi biliyorum.
AC: Yıldız Teknik Elektrik Mühendisliği mezunusun, neden tiyatro okumayı düşünmedin?
CD: Ben zaten çocuk tiyatrosundaydım, o tabii okul değil ama yine derslere giriyorsun konservatuar gibi sertifika veren bir eğitime katılıyorsun. Çok küçük yaşta, daha 16 yaşındayken özel yetenek maddesinden şehir tiyatrolarına kardoya alındım. Rahmetli babam da tiyatrocu ol tamam ama bir de mesleğin olsun derdi. O zaman onların görüşü öyleydi, suçlamak da yersiz. Çok efsane tiyatrocuların, hayran oldukları insanların zorlu süreçlerini ve tirajik bitişlerine tanıklık ediyorlardı. Kendi çocuklarının öyle bi şey yaşamasını istemedikleri için böyle söylüyorlardı yoksa beni tiyatrodan uzaklaştırmak gibi bir düşünceleri yoktu. Benim de böylelikle bir mühendislik maceram oldu. Üniversiteye de girer girmez zaten bir arkadaşımla birlikte tiyatro kulübünü Yıldız Üniversitesi Oyuncuları‘nı kurdum. Ama mühendislik okumak benim için iyi de oldu, değişik bir şey görmüş oldum, analitik bir bakış açısı kazandım. Üniversitedeyken benim kurduğum tiyatro kulübü de hala devam ediyor, o da güzel oldu.
AC: Ben de bir mühendis olarak buna katılıyorum…
CD: Tabii. Sunuculuk yaparken mesela tiyatro altyapısına ihtiyaç var, çok işe yarıyor ama her tiyatrocu da sunucu olamıyor. İşte bu tiyatroculuğu bir yerinde sunuculuğa dönüştürebilirken mühendislik görmüşlüğün, yüksek matematik okumuşluğun bir katkısı var bence. Önemsiyorum ben bunu. O zamanlar kolay girilen de bir okul da değildi yani, ciddi bir fen puanı gerekiyordu.
AC: Babanın 5 alırsan tiyatroya götüreceğim demeleri işe yaramış demek ki :)
CD: Tabi tabi. Ben sınavcı bir çocuktum aslında. Sevdiğim dersleri anlar diğerlerinden geçerdim. Sen de bilirsin… Oradan bir doku bir formasyon kalıyor insanda ve o aktörlükte bu işlerde işime yarıyor doğrusu.
AC: Tiyatrocu olmak Türkiye’de hep çok zor derler. Bunun en büyük sebebi herhalde tiyatro izleyicisinin az olması. Bu konuda ne düşünüyorsun?
CD: Böyle bir nüfusa göre tabii tiyatroya gelen toplam sayı az ama çok bağlı ve sadık bir tiyatro izleyicisi var. Mesela bizim oynadığımız Alevli Günler, 3.sezondur tıklım tıklım oynuyoruz. Üstelik özel tiyatro, devlet tiyatrosu da değil. Ben o traijik hikayeleri pek sevmem, hani derler ya “tiyatronun seyircisi yok, tiyatroya gelmiyorlar” falan. Gelmiyorsa gelmiyor, çekeceksin bir şey yapacaksın gelecek işte. Bizim oyuna geliyorlar. Londra’ya giderseniz orada aç kalsa adam gider tiyatroya, öyle bir tiyatro kültürü var. Bizde o kadar yok tabii.
AC: Tiyatro sinema ve televizyon üçlüsünden hangisi daha senlik?
CD: Hepsi. Her tiyatrocu tiyatronun yeri ayrıdır der ama ben diğerlerini de ondan çok farklı görmüyorum. Yaptığım en acayip late night show İki Kere Kiki, hani Hande’nin tokat yediği, onlar bile aslında benim için bir teatral karakter. Sunuculuk da öyle, televizyon da. Ama tabii çok özüne inersen elbette hepsinin temeli tiyatro. Tiyatro atletizm gibidir. Sporun atletizmi neyse, sanatın da tiyatrosu odur.
AC: Son dönemlerde tiyatrolara ağırlık verip televizyondan biraz çekildin gibi bir durum var…
CD: Aslında ben televizyondan çekilmedim. İki tane oyunda oynuyorum biri şehir tiyatrosunda Doğum günü Partisi diğeri de özel tiyatro Alevli Günler. Zaten iki oyun birden oynarken provaları falan da düşünürsen, vakitsel olarak tiyatroya kaymak gerekiyor. Onun dışında çeşitli projeler geliyor, düşünüyorum. Şu anda direksiyon benim elimde davranıyorum, arabayı ben kullanıyorum. Aslında ben de artık biraz televizyonu özledim. Program yapıyorum şimdi “Evim Mis Evim” başlıyor, başka bir tane sohbet programı gibi bir şey yapacağım bir haber kanalında. Ama elbet bir diziye de başlayacağım, özledim onu. Böyle biraz geri çekilmek, ekranı özlemek bana iyi geliyor. Şimdi bir karar versem her gün 2-3 programa konuk olurum sonra bir bakarsın 30 günün 30′u da televizyondayım, onu istemiyorum.
AC: Biraz da yeni şeyler deneme isteğin var sanki.
CD: Tabii son tren son vagon takip etmeye çalışıyorum yenilikleri. Mesela Twitter diye diye zorla soktular, şimdi de hoşuma gitti. Benim zaten tanındığım bir şekil vardı, orada da kendim gibiyim. Hissettiğim şeyi koyuyorum oraya.
AC: Bu arada ben Alevli Günler‘i geçen sene izlemiştim, çok güzeldi. Şimdi de Alışveriş Cini okurlarından biri yanına bir arkadaşını da alarak bu oyunu izleyecek. Bu yüzden bize azıcık da oyundan bahseder miisn?
CD: Alevli Günler, benim son dönem hayatımda en güzel köşelerden biridir. 27 yaşlarında Irmak Bahçeci diye genç bir kızımızın yazdığı bir oyun. Çok cümlesi olan bir oyun ama ana cümlesi inanmak. Farklı şeylere inanıp kardeşçe yaşayabilmek, hiç inanmadığın bir inanca saygı duymak ve onun için savaş verebilmek. İnanmasan da saygı duymak, bu kadar basit. Farklı şeylere inanabiliriz ama birlikte kardeşçe yaşayabiliriz‘i anlatan, trajik ve komik bir oyun. Aslında hepimizin kafasında olan baloncukları dillendiren bir oyun. Çok da iyi gidiyor, Türkiye’de her yerde oynadık aşağı yukarı. Ayrıca teknik olarak modern bir tiyatro metnini geleneksel yöntemlerle anlatma gibi de bir özelliği var.
AC: Blogun cemdavran.com.tr 2008 yılından beri yayında. Hayatında önemli bir yer kaplıyor mu, senin için ne kadar önemli bu blog?
CD: Bir ünlünün blog yazması zaten biraz acayip, bana hep öyle yorumlar geldi. 2008′de isim haklarını alalım dediler, cemdavran.com.tr’yi aldık. Site yapacaklardı. Bana o ünlülerin siteleri olayları biraz garip geliyor, giriyorsun fotoğraflar bilgiler falan. Ben de yine bunlar da olsun ama ben bu sitede esas birkaç yazı yazayım istedim. Yazı yazmayı çok seviyorum, ben hep yazıyordum notlar alıyordum zaten.
AC: Kitap çıkarma gibi bir planın var mı?
CD: Blogda benim “birlikte şiir yazmak” diye bir bölümüm vardı. Ben birkaç satır yazdım sonra sitenin müdavimlerinden biri devamını getirdi falan sonra bir başkası bir şeyler yazdı şimdi yüzlerce şiir oldu orada. Çok güzel şeyler çıktı. Belki site adına oradaki şiirleri derlediğimiz bir kitap olabilir, gelirini de bir kadın derneğine bağışlayabiliriz. Onun dışında bir gazetede yazmayı düşünüyorum yakın zamanda. Seviyorum yazmayı, zaten dediğim gibi blog da böyle çıktı. Ben o zamanlar blog ne onu bile bilmiyordum, internet sitem var orada yazıyorum diyordum. O zaman blog diye bir kavram da şimdiki gibi çok bilinmiyordu. Sonra sonra herkes bana site değil, blog o demeye başladı. Şimdi anladım ki ben blogger’mışım! Blogun ciddi de bir kitlesi oldu, şimdi o kitle biraz bana kırgın çünkü blogu biraz hafiflettim. Yazıları orada kendim yayınlıyorum, yorumları kendim onaylıyorum. Bu tür şeylere başkasının eli değmesin, insanlarla olan samimi çizgim bozulmasın diye her şeyi kendim yapıyorum, o da çok vakit alıyor tabii. Normalde benim gibi insanların bu tür işlerini hep başka birileri, asistanları falan yapar. Aslında menajerim var, bu işlerden anlayan birileri var. Yine de şimdilik ben ilgileniyorum, ama biraz daha sayı artınca napacağım? Mecburen birilerinden yardım almam gerekecek.
AC: Bize biraz senin de tam merkezinde olduğun 2011 öğretmen atama probleminden bahseder misin?
CD: Bu sorunu genel öğretmenlerin atanamama sorununun içine dahil ettikleri için aslında arada kaynatıyorlar. Bu 2011 KPSS hak yemesi spesifik özel bir sorun. 2011′deki seçimden önce milli eğitim bakanı Nimet Çubukçu hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik, çeşitli yerlerde “Ağustos 2011′de 55.000 öğretmen ataması yağacağız” şeklinde beyanatlar veriyor. Temmuz ayında seçim de KPSS de yapılıyor. Sonra Ağustos’ta 11.000 kişi atama yapılıyor. İnsanlar da 44.000 nerede diye soruyor. Atama var diye işini değiştiren hayatını değiştirenler, intihar edenler, otelde dershanede çalışıp ayrılanlar var. Kitleleri hareketlendirmişsin, atama var demişsin yapacaksın.
Bu meselede seslerini duyurmak için herkese ulaştıkları gibi bana da ulaştılar. Çoğu gittikleri yerden reddedilmişlerdi, kimi tabi deyip unutuyordu, kimi kullanıyordu. Zayıf bir anlarıydı. Bana anlattılar durumu, bir inceledim nedense bilmiyorum kalbim çekti. Elimden gelen desteği veririm dedim ama ne yapacağımı bilmiyordum. Abi sen bir yerde söylesen bile duyulur, Türkiye sesimizi duyar dediler. Bu arada onlarla konuşmaya başladık, konuştukça ne kadar haklı ve mağdur olduklarını daha fazla anladım. Onları tanımaya başlayınca bir baktım ki bunların hepsi benim Ruhsar izleyicim, o zamanlar Ruhsar’ın o çocuk kitlesi. Şu anda onlar öğretmen ve mağdur. Bu insanların da arkasında olmayacaksam hiç sesimi çıkarmayayım bu ülkede dedim. Bunun üzerine benim çocukken hak ettiğim ödül 32 yıl sonra bana verilince, ben de bu ödülü bu çocuklar için alacağım dedim. Bir sürü duygu bir araya geldi.
Sonra ben Antalya’da konuşma yaptıktan sonra bu konu Türkiye’nin gündemine oturdu. Yeni bakan beni aradı, gittim görüştüm. Bu projeyle ilgili de reklam amaçlıymış gibi anlaşılmasın diye kaçmaktan yoruldum. Allahtan onlar öğretmen olduğu için onların çok özenli bir tarafları var, gördüğüm en şık hak arama. Cumhuriyet zamanında öğretmenlere çok saygı duyulurdu, değişmeye başlamış bu tür şeyler Türkiye’de. Benim içimi acıtan şeylerden biri de oydu zaten. Son dönemlerde her şeyi kötü örneklerle açıklama hastalığı başladı. “Sui misal emsal olmaz” diye bir laf vardır eskilerin. Kötü örnek örnek olmaz.
AC: Şu anda bence kesinlikle öyle anlaşılmıyor insanlar tarafından ama sosyal sorumluluğu kişisel reklama dönüştürenler de olduğu için çekinmen normal…
CD: Tabii her tarafa da kamerayla gidersen bir saatten sonra etrafı da irrite edersin. Metrekareye 150 tane sosyal sorumluluk düşüyor artık. Ben mesela TEGV‘le çok çalışırım, daha doğrusu gönüllüyüm. TEGV‘i ben kendim seçtim, bir sürü şey yapıyorum ama her şey yok ortalıkta. TEGV‘in bir tanıtım, PR desteğine ihtiyacı olursa ancak o zaman öne çıkıyoruz., dengeli yapıyoruz.
AC: Peki sonuca ulaşabildi mi öğretmenlerle ilgili tüm bu uğraşlar?
CD: Şimdi bakan açıklama da yaptı 17.000 atama bu hafta yapılıyor. Verilen söz 44.000 aslında ama en azından çok yüksek puanla açıkta kalanlar yerleşecek artık. Şimdi daha fazla mı ses çıkarsaydık, daha fazla şeyler mi yapsaydık diye düşünüyorum açıkçası. İyi kötü bir şeyler hallettik, biraz işe yaradı.
AC: Biraz da sosyal medyadan bahsedelim. Sosyal medyanın akıbetini nasıl görüyorsun?
CD: Hiç kestiremiyorum ama mutlaka yerine başka şeyler koyarak gidecektir. Sosyal medyanın önemli bir yönünün güncelleme olduğunu düşünüyorum. Televizyonlar bitecek diyorlar, ama bence öyle olmayacak. Etkili, bedava ve undergorund bir güç olduğu için yayılmaya devam edecek. TV’nin yerini tutacağını sanmıyorum, onun yerine kendi gücünü yaratacağını -ki zaten yarattı bile- düşünüyorum. Hayatı ciddi şekilde kapladığı kesin, bu daha da artacak. Sosyal medyanın etkili olduğunu düşünüyorum. Ben girdim artık çıkmam.
AC: En çok nereden giyiniyorsun?
CD: Bu üzerimdeki Tween Damat. Yaklaşık 15 yıldır Tween Damat giyiyorum. Orka Group’la benim artık gönül bağım da var. Onların büyümesi ile benim büyümem birbirine çok paraleldir, beraber yürüdük onlarla bu yolları. Üzerimde Tween Damat olduğu zaman benim moralim yerine gelir. Bugün cep mendili taktım ama kravatı takmadım biraz daha spor olsun diye.
AC: Modayla aran iyi o zaman…
CD: Erkek modasını olan bitenler anlamında takip ediyorum. Sevdiğim tarafı, bazen daha genç bir parçayı daha ağır bir parçayla birleştirebiliyorum. Genelde spor giyinen biriyim, blue jean, tek tişört kazak giyerim. 1950-60′ların kıyafetleri, incecik kravatları benim hoşuma giderdi. Bu da onlardan. İnce kravatı severim.
AC: Sık sık alışverişe çıkıyor musun?
CD: Alışverişe özellikle gitmem, oradan geçiyorken denk geldim beğendim hemen alırım. Ve mümkünse de aldığım şeyi hemen giyerim. Alıp da bir yere giderken giyerim diye bekletmem. Normalde sürekli blue jean, çok bot giyerim. Hatta Güneri (Civaoğlu) Abi bana “siz tiyatrocular niye hep böyle kaba botlar giyiyorsunuz” demişti bir keresinde, tabii o daha şık şeyler giydiği için. Beğenirsem iyi markalardan alırım. Ama mesela bir keresinde de Beşiktaş Sinanpaşa Çarşısı’nda yürürken bir pardesü gördüm bayıldım, 50 liraya verdi bana! Halbuki deseydi ki 500 lira, yine alırdım çok beğenmiştim.
AC: O gün ne giyeceğine nasıl karar veriyorsun, bir gün önceden düşünür müsün?
CD: Bazen düşünüyorum, gideceğim hedef bir yer varsa. Bütün hafta tiyatroda oyunum varsa mesela, en rahat bol kazaklarımı giyiyorum. Çünkü gidip zaten sahneye çıkmadan hemen kostümümü giyeceğim. Mesela tiyatrodan sonra bir yere gitme ihtimalim var, o zaman da öyle bir şey yaparım ki arada. Altta blujean üstte gömlek ceket. V yaka ince kazak ve gömlek çok giyerim.
AC: En çok neye düşkünsün?
CD: Ayakkabıya çok düşkünüm, erkekte ayakkabı önemli. Ama eskisi kadar çok özenemiyorum artık. Çünkü evde ayağı benimle aynı olan iki oğlum var. Alıyorum harika ayakkabılar, hemen uçuruyorlar. Birbirimizin her şeyini giyebiliyoruz. Sportif bir şeyler alırsam hemen alıyorlar ama böyle klasik şeyler alırsam onlara dönüp bakmıyorlar. Şimdi büyük oğlumun ceketini de ben aldım. Senin yaşına olmaz o falan diyorlar ama olsun dedim aldım.
AC: Dolabında en çok ne var peki?
CD: Gömlek, takım elbise ve kazak. Yaz kış çok gömlek giyerim. Yazın en sevdiğim şey kot pantolon dışına bırakılmış kolları sıvanmış gömlek giymektir. Bir de bende iki şey olur sürekli tesbih ve yüzük.
AC: Asla giymem dediğin bir şey var mı?
CD: Asla demek tabii iyi bir şey değil. Şu anda kolye takmıyorum mesela ama zamanında taktık. Parmak arası terlik asla giymem diyebilirim. Ama ilk akla gelen o erkeksi sebepten değil, benim ayaklarım taraklı olduğu için kötü duruyor, patatese terlik giydirmişsin gibi oluyor.
AC: Alışveriş Cini tamamen kadınlara özgü bir blog. Peki sence ideal bir kadın nasıl giyinmeli?
CD: Ben değişken şeyleri severim, çok rengarenk gösterişli şeyleri sevmem. Sade ve ayrıntılı şeyleri severim. Mesela kadında aşırı dekolteyi hiç sevmem ama çok şık hesaplı şekilli bir dekolteyi severim. Bazı kadınlara erkeksi kıyafetler çok yakışır, eğer öyle bir fiziği varsa maskülen tarz da hoşuma gider. En çok sevdiğim şeyler, günlük hayatta mesela jean giymiş ama şık bir ayakkabı şık bir bluz ile tamamlamış. Günlük ama şık tür kombinleri severim. Erkek gömleğine benzer gömlekleri severim. İş kadınlarının giydiği etek ceket takımları güzel oturtanlarda severim. Bulunduğu yere ve duruma uygun giyinmeli. Ama kadının kıyafetine dikkat edenini ve giydiklerini kendine yakıştıranını önemserim.
Her zamanki gibi “Bu mu bu mu?” köşemizle keyifli sohbetimizi sonlandırdık. Her şey için çok teşekkür ediyorum.

Continue Reading
Cin Sohbet | ZEYNEP TOSUN’la Kanyon Box’ta
Posted on 29. Ara, 2011 by ALIŞVERİŞ CİNİ.
Geçtiğimiz hafta Zeynep Tosun‘la Kanyon Box‘ta buluştuk, hem Agenda by Zeynep Tosun’u inceledik hem de keyifli mi keyifli bir sohbet ettik. Uzun zamandır kendisiyle röportaj yapmayı çok istiyordum, Agenda ile birlikte bu fırsatı yakalamış olduğum için çok mutlu oldum. Samimi cevapları ve bitmek bilmeyen muhteşem enerjisi için sevgili Zeynep Tosun’a buradan da bir kez daha çok teşekkür ediyorum.
Eğer hala Agenda by Zeynep Tosun için yaptığımız ofis şıklığı garantili fotoğraf çekimini görüp cici hediyeler kazanmak için yorumunuzu bırakmadıysanız sizi buraya alalım.
Keyifli okumalar!
Alışveriş Cini: Ben seni epeydir bayılarak takip ettiğimden dolayı aslında hakkında az çok bilgim var ama sen yine de bize birazcık kendinden bahsedebilir misin?
Zeynep Tosun: 1981 doğumluyum. Liseyi bitirdikten sonra portfolyom hazır olmadığı için öncelikle burada işletme okudum ve çizim dersleri aldım. Bu sırada portfolyomu hazırladım ve İtalya “Istituto di Marangoni”ye gittim. Orada iki senelik eğitim aldım ve ardından master’a kabul edildim. Master’dan sonra risk alıp Ferretti‘ye staj için portfolyomu gönderdim. Master’dan mezun olurken bitirme defilemiz için bir haftalığına gittiğimiz Londra’dayken Ferretti’den aradılar ve iki gün sonra görüşmeniz var Alberta Ferretti de burada olacak dediler. Bunu duyunca ben nasıl ellerim falan titriyor. Daha yeni mezun olmuşum, üstelik 2 yıllığım 4 yıllık da değilim. N’apıcam ben, hiç şansım yok diyorum.
Sonra Alberta Hanım görüştü benimle, hemen yarın buraya taşınıyorsun dedi! Hem de staj bile değil direkt Ferretti’de çalışmaya başladım. 1 yıl orada gayet güzel devam ettim. Çalışma izniyle ilgili problemler olunca Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Tam o sırada Esin Maraşlıoğlu‘nun Designloft projesine girdim, orada defile yaptık. Aynı zamanda döner dönmez İTKİB’in yarışmasına katıldım ve 3.oldum. Ama çok fazla bir şey olmadı o dönemde çünkü ortada koleksiyon yoktu. Sonra çok eski aile dostumuz olan Ece Ege’nin yanına girdim birkaç ay orada çalıştım. O sırada kriz de patlamıştı ama artık bir yerinden tutacağız diyerek 27 yaşında kendi tasarımlarımı ve koleksiyonlarımı yapmaya başladım.
AC: Moda tasarımı aşkı nasıl başladı? Ailenin etkisi büyük galiba.
ZT: Aynen. Hep kumaşların, anneannemin ve teyzem Filiz Akın’dan kalma elbiselerin olduğu sandıkların arasında büyüdüm. Teyzemin eski kıyafetleri, takılarıyla hep iç içeydim. Her hafta sonu anneannemin sandıklarını karıştırır, anneannemle kumaş savaşı yapardım. Daha 10 yaşındayken bile doğum günümü kutlarken, yakın arkadaşlarım gelip sen büyüyünce annen gibi tasarımcı olacaksın diyorlardı. Çocukken hep beraber saklambaç, kovalamaca oynardık, tabii herkes kot tişört giyerdi. Ama ben püsküllü çizmeler, çiçekli gömlekler falan… Tatlı giyiniyordum aslında ama komikti. Annemin küçük bir kopyasıydım, onun gibi kovboy botlar, piliseli etekler giyiyordum hep. Şimdi insanlar sana küçükken çok gülüyorduk ama bir iş varmış sende diyor.
AC: Türk modasının gittiği yoldan memnun musun? Bu yolda kendine çizdiğin rota nasıl ve bu rotanın neresindesin?
ZT: Türkiye iyiye gidiyor, bu güzel ama Türk modasında çok da kalite görmüyorum. Öyle bir talep de yok zaten, ben kendi sattıklarımdan biliyorum. Türkiye’de öyle cok farklı giyinen insanlar yok, tasarımcısından sokaktakine insanların kendine özgüveni oldugunu pek düşünmüyorum. Bu yüzden kalite bir türlü yükselmiyor. Çocuklar büyütülürken herhangi bir okulda kimlik sahibi olmaya teşvik edilmiyor. Tasarımcıların birçoğu da böyle kimliksiz. Bunu iyi veya kötü anlamında söylemiyorum, sonuçta kreativite çok ölçülebilir bir şey değil. Ama mesela bir şey yapıyor ama kendisi giymiyor gibi… Bu bana garip geliyor. Özgünlük de yok, artık hepimiz her şeyi takip ediyoruz. Hazır giyim markaları tabi ki “trend setter” değil “trend follower” olmak zorunda çünkü o satıyor. Sokaktaki insansa bir moda trendine en aşağı 1-2 yıl sonra, başkalarının üzerinde görmeye başladıktan sonra alısıyor. Fakat benim tasarımcı olarak kendi koleksiyonumda en dikkat ettiğim şey bu. Tasarımcı olarak “trend setter” olman gerekiyor, yeni bir şeyler yapıyor olman gerekiyor. Bir kimliğinin olması lazım. En son Paris’teki defilemde ben bunu çok gördüm. Tasarımcıların hepsi neyse koleksiyonları da o. Türkiye’de o yok ve o olmadan da bir yere gelinebileceğine inanmıyorum. Çünkü hiçkimse bu işe kendisini o kadar adamıyor, benim kadar çok çalışan çok az insan var. Aralarında tabi ki iyi isimler de var ama geneli öyle değil maalesef.
Kendime çizdiğim rotada tabii henüz kendimi çok başında görüyorum. Türkiye’de yarış az olugu için burada isim olmak ve sıyrılmak daha kolay. Fakat yurt dışında bir şey olmak o kadar zor bir şey ki! Ben yurt dışında biri olmaya oynuyorum. Çünkü benim istediğim, başından beri hissettiğim hep o, dünya çapında iyi olmak ve tanınmak. O yüzden planlarımın en başındayım. Hep kendime bunlarla ilgili hedefler koyuyorum, şu an planladığımın gerisinde değilim ama ilk adımlarını atıyorum.
AC: Tasarımlarını yaparken ilham aldığın bir şey var mı?
ZT: Yaşadığın, gördüğün konuştuğun, tanıştığın her şey aslında sana ilham veriyor. Kreatif diğer işler gibi kendin dışardan ne alıyorsan onu yaratıyorsun. O yüzden her seyden de ilham alıyorum. Kendi stilim de koleksiyonlara çok yön veriyor. Kendim ne giymek istiyorsam onu yapıyorum. Bana bunu masterda çok iyi bir hocam vardı, o öğretti. İlk koleksiyonu vereceğiz 300 parçalık. Hocam koleksiyona baktı, ben seni geçen seneden beri takip ediyorum stilini çok beğeniyorum, sen bunların hangisini giyersin dedi. Ve ben koskoca 300 parçadan sadece 1 tanesini secebildim. Hocam da bunların hepsini baştan çiz giymeyeceğin bir şey yapma dedi. Ondan sonra ben de giymeyeceğim bir şey hiç yapmadım. Ben giyiyor ve beğeniyorsam o zaman tamamdır diye düşünüyorum. Ayrıca styling yönümün de kuvvetli olduğuna inanıyorum. Giyinmeyi seviyorum. Ben nasıl karakter olarak çok yalın biri değilsem, kıyafetlerimde de öyleyim, renk giymeden duramıyorum. Stil de biraz karakterle alakalı bir sey diye düşünüyorum.
AC: Sence bir kadının dolabında olmazsa olmaz 3 parça nedir?
ZT: Kadından kadına değişir bence. Bana göre bir kere beyaz tişört kesin olmalı. Güzel bir ceket pantolon takım elbise de olması lazım. Takım elbiseyi herkes çok klasik olarak düşünür ama bence takım elbise içine salaş bir tişörtle de giyilebilir. Kruvaze yüksek bel bir takım epey kurtarıcı, nereye gidersen git oldukça şıksın. Siyah elbise de derler ama beni hiçbir zaman siyah elbise kurtarmadı. Beni genelde gömlek elbiseler çok kurtardı aslında.
AC: Stilinde aksesuarlar da büyük yer kaplıyor. Taktığın bu metallerin, aksesuarların bir anlamı var mı?
ZT: Metal çok seviyorum ama hiçbirisinin bir anlamı yok. Hayvan figürlerini çok seviyorum. Altın gümüş falan ayırmam hepsini karıştırırım. 50 kuruşa Eminönü’nden aldığım bir sürü abuk subuk yüzüğüm vardır. Gidip kendime pırlanta almadım mesela hiç bugüne kadar. Daha çok antika meraklısıyımdır. Bende teyzemden ve anneannemden kalma anormal fazla takı var. Bu aksesuarların kıyafetlerimi de çok iyi tamamladığını düşünüyorum.
AC: Dolabında nelere yatırım yapıyorsun, nelerde ucuza kaçıyorsun?
ZT: Ayakkabılara yatırım yapıyorum. Tasarım olmayan ve İtalya’da üretilmemiş bir ayakkabıyı alamıyorum. Çünkü paçavra da giysen ayakkabın güzelse güzel görünüyor. Hayat boyu paramı ayakkabıya yatırdım, param oldukça da yatırmaya devam edeceğim. Enteresan bir şekilde ayakkabılarıma çok da iyi bakmam. Çünkü onların bu eskimiş hallerini de çok seviyorum, yaşanmışlık var gibi geliyor. Vintage’a da çok yatırım yapıyorum. Abuk subuk kimsenin almayacağı vintage bir kazağa çok para verebiliyorum.
AC: Tasarımcı ve marka işbirlikleri ile ilgili ne düşünüyorsun?
ZT: Türkiye’de bunun desteklenmesini çok başarılı buluyorum. İnsanların bu işlere uzun soluklu bakması çok güzel, çünkü bir stil belirliyorsunuz ve onun stili ile devam ediyorsunuz. Türk tekstilinin Türk tasarımcıları bu şekilde desteklemesini çok değerli buluyorum. Tüketiciler de tasarımlara daha karşılanabilir paralara sahip olabiliyor, bu çok güzel bir şey. Umuyorum YKM de benimle ya da başka bir tasarımcı ile bu iş birliklerinin devamını getirir. Diğer markalar için de bu durum geçerli.
AC: Agenda by Zeynep Tosun nasıl ortaya çıktı?
ZT: YKM tarafından geldi bu teklif. Sonra biz de hemen başladık, sonucun çok güzel olduğunu düşünüyorum. İlk koleksiyonda tabi çok hızlı davranmak zorundaydık ve ben direkt çok büyük bir atılım yapalım kafasındaydım. Ama kaç senelik tekstilci insanların yönlendirmesi ile yavaş yavaş girmeye karar verdik. O yüzden ilk koleksiyon daha sade, yaz koleksiyonunda tasarım yanı daha ağır basacak ve daha gençleşecek.
AC: Agenda by Zeynep Tosun kadını nasıl bir kadın?
ZT: Çalışan şehirli modern iş kadını. Çok iş odaklı bir kadın şu anda. İlk koleksiyonda ben her zaman kullanılabilecek parçalara yer vermek istedim. Bu yavaş yavaş değişecek ilerleyen koleksiyonlarda, koleksiyonun matematiğini değiştireceğiz.
AC: Bir sonraki koleksiyon nasıl olacak? Biraz tüyo alalım :)
ZT: Çok güzel, özellikle de desenleri çok güzel. Ben her çesit desen zaten cok seviyorum ve çok da giyiyorum. Bu koleksiyonda klasik, sakin desenler kullandık. Bir sonraki biraz daha desenleriyle dikkat çekecek.
AC: Bu koleksiyondaki favori kombinin hangisi?
ZT: Lacivert pileli etek ve onun üstüne siyah grenli gömlek. Pudra rengi elbise ile puantiyeli gömleği de çok seviyorum.
AC: En son yaptığın Paris Moda Haftası’ndaki defilede ilk kez ayakkabılar da Zeynep Tosun tasarımıydı ve çok da beğenildi. Bunun devamı gelecek mi?
ZT: Modeller çok beğenildi aslında evet ama kalıplar kötü olduğu için giyimi hiç rahat değildi. Türkiye’de o kalıpları çıkartabilecek bir alet yok, bu yüzden ayakkabılardaki işçilik çok kötü oldu. Uzaktan cok güzel görünüyor halbuki. O ayakkabıları İtalya’daki kontaktlarıma gönderip belki tekrar ürettirebilirim. Umarım devamı gelir, keşke gelse.
AC: E-alışveriş siteleri ile birlikte çalışmalar yapıyorsun, Twitter da kullanıyorsun. İnternette moda hakkında neler düşünüyorsun?
ZT: Twitter’ı çok kullanamıyorum aslında, yazmaktansa konuşmayı tercih ediyorum. Biraz sıkıcı geliyor bana. Ama herhangi bir sektörün artık teknolojiyi göz ardı edip devam edebileceğini düşünmüyorum. İnternet, her yerde olan bitenden haberdar olmak ve takip edebilmek için bence dünyanın en güzel şeyi. Ben blogları çok beğeniyorum. 6 sene kadar önce bir arkadaşım bana blog aç blog aç demişti, o zaman açmamıştım. Aslında açsaymışım şimdi epey güzel bir şeyler yapıyor olabilirdim. Yurt dışında da bir sürü blog takip ediyorum ve çok ilham verici olduklarını düşünüyorum. Türkiye’de de bir sürü senin gibi insanlar var. Modanın sadece tasarım bakımından değil her yönden Türkiye’de çok geliştiğini düşünüyorum.
AC: Akmerkez’de de Zeynep Tosun mağazası açıldı. Yakın gelecekte başka neler planlıyorsun? Bizi neler neler bekliyor?
ZT: Yakın gelecekte Londra’da birkaç proje var, onları yapmayı planlıyorum. Yurt dışında bir yere kapak atmak için uğraşıyorum. Doğru adım olsun diye de çok uğraşıyorum. 2.dükkanı da NewYork’ta açmayı çok istiyorum, hatta şu an yer bile bakılıyor. Gerçi Akmerkez benim atölyemin karşısı olmasına rağmen ona bile mal göndermekte zorlanıyorum ama bakalım NewYork olursa nasıl olacak…
AC: Genç tasarımcılara söylemek istediklerin. önerilerin var mı?
ZT: Bence bir insan çöpçü bile olsa en iyisi olmalı, hep en iyisi olmaya çalışmalı. Tasarımcı olacaklarsa bir kere çok çalışmaları lazım. Özgün ve kişisel tasarımlar yapmaları lazım. Alışveriş yapmayı seviyorsun diye tasarımcı olunmuyor. Eğitim de artık şu zamanda gerekli bence. Ama belki biri o kadar yetenklidir ki hiç eğitim almadan da bir şeyler yapabilir, tabii o da olabilir. Benim şimdiki aklım olsaydı üniversitede çizim dersleri alırken, bir yandan da bir terzinin yanında çalışırdım. Mesela sırf deneyimlemiş olmak için bir vintage dükkanında tezgahtar olarak da çalışabilirler. Artık oynaya oynaya tasarımcı olunmuyor, gözlerini açmaları ve dünyanın farkında olmaları lazım. Ha tabii böyle olmadan da tasarımcı olursun, her malın bir alıcısı vardır sonuçta ama iddian yoktur o zaman. İddialı bir iş yapıyorsan işinde kesinlikle en başarılı olmalısın. Yani elinden gelenin en iyisini yapmak zorundasın. Ama bazen de bakıyorsun çok çalışıyor ama gusto yok, ona da yapacak bir şey yok, doğuştan gelen bir yetenek. En iyisi olmayı hedefliyorsan hem yeteneğinin olması lazım, hem çok çalışıyor olman lazım, hem özgüveninin olması lazım hem de dünyadan haberdar olman lazım.
Son olarak Bu Mu Bu Mu? bölümünde hazırladığım 10 kısa soruyu da sorup röportajımızı tamamladık… Çok keyifli bir sohbetti, Zeynep Tosun’un o pozitif ve yüksek enerjisinden etkilenmemek imkansız! Umuyorum bu güzel enerjiyi rörpotajı okurken size de aktarabildim :)

Fotograflar icin Simge Eskici‘ye tesekkurler:)
Continue Reading
Cin Sohbet | ECE SÜKAN’la Bir Akşamüstü
Posted on 08. Tem, 2011 by ALIŞVERİŞ CİNİ.
Bu blogu takip eden herkes Ece Sükan’ı ne çok beğendiğimi artık iyi biliyor. Bir projede Ece Sükan ile birlikte yer alınca onunla tanışma ve hep istediğim röportajı yapma fırsatım oldu. O da beni kırmadı ve röportaj isteğimi hemen kabul etti. Nihayet geçtiğimiz hafta Ece Sükan ile bir akşamüstü Bebek’teki Happily Ever After’da bir araya geldik ve limonatalar dondurmalar eşliğinde keyifli bir sohbet ettik. Alışveriş Cini okurları için Ece Sükan sizden gelen soruları uzun uzun cevapladı, altın değerinde önerilerde bulundu, anlattı da anlattı :) Onu Alışveriş Cini’nde ağırlamaktan çok mutluyum ve bir kez daha buradan teşekkür ediyorum!
Keyifli okumalar!
Alışveriş Cini: ODTÜ Psikoloji mezunu olduğunu biliyorum. Röportaja direkt bununla başlamak istedim. Moda ve psikoloji çok ilgili alanlar olmasa bile iyi bir eğitim fark yaratıyor sanırım.
Ece Sükan: Tabii, psikoloji aslında hayatın tüm alanına yayılabilen bir şey. Ayrıca dediğin gibi bir üniversite eğitimi, orada öğrendiğin şey değil de üniversite ortamında kazandığın hayat tarzı, insana bakış açısı ile ilgili birçok şey öğretiyor zaten. O yüzden tabi ki bir katkısı hem diğer işlerime hem moda editörlüğü işime mutlaka olmuştur diye düşünüyorum. Direkt bir şey göstermek zor olsa da genel anlamda bir etkisi oluyor.
AC: Bu kadar donanımlı ve moda dışında da birçok şeyi yapabilecek biri olarak modayı, moda editörlüğünü seçtin. Bu seçimde neler etkili oldu?
ES: Herhalde fotoğraf, dergi gibi görsel şeylere olan ilgimden dolayı böyle bir seçim yaptım. Benimki çok küçüklükten başlamış bir ilgiydi. Ailede de sanata doğru bir eğilim hep vardı. Annem tiyatro sanatçısıydı, abim iç mimarlık okuyordu ama ondan önce okul zamanında hep fotoğrafa ilgisi vardı. Küçükken ben de balesiydi, foklörüydü, seslendirmesiydi, videosuydu her şeyiyle beraber sahne sanatlarına çok meraklıydım. Bunlarla birleşince zaten öyle bir altyapı oluşmuştu bende. Ya sahnenin önü ya sahnenin arkası diyordum, ikisi birden oldu. İkisini birden yapıyor olmak da bana çok şey kazandırdı. Hem podyumda yürüdüm, hem arkadaşlarla çekim yaptım, onlara gerektiği zaman direktifler verdim, oyunculuk yaptım, onun kamera arkasını fotoğrafladım, o fotoğrafları dergiye koydum. Yani her şeyden bir şey çıkarmayı bildim. Böyle bir ilgim olduğu için üniversiteden sonra da bu yola gireceğimi biliyordum açıkçası. Üniversiteyi bitirip İstanbul’a yerleştiğimde de bir dergide işe başlasam düşüncesi vardı kafamda. Çok eskiden beri dergilere baktığımda açıp moda çekimleri sayfasını bulurdum, kim ne yapmış diye kredilere bakardım. Öyle bir bilinç ve algıda seçicilik daha o zamandan başlamıştı.
AC: Peki hiç “Acaba üniversitede de modayla ilgili bir eğitim alsa mıydım” gibi bir düşüncen oldu mu?
ES: Hiç düşünmedim biliyor musun? İlk defa da böyle bir soru geldi. Demek ki memnunmuşum eğitimden. Moda tasarım okusa mıydım diye düşünmüyorum, çünkü ben yaptığım işi gerçekten çok seviyorum. Seçtiğimle, birleştirdiğimle yaratıcılık yapan bir insanım. Bir şeyleri konsept çerçevesinde oluşturmak, birleştirmek, bir hikaye yaratmak, bir şeyden referans almak, kaynak göstermek, tüm bunlar için birçok şeyden beslenmemiz gerekiyor. Mimariye ilgi duyman gerekiyor, tarihe, sanata, endüstri tasarımına… Hepsinden referans almak lazım, onların sınırları çok birbirine geçiyor. Hayata hep böyle baktığım için zaten moda tasarımı okusaydım ya da başka bir şey okusaydım diye düşünmedim. Zaten benim zamanımda modayla ilgili moda tasarımından başka bir şey de okuyamazdım, çünkü yoktu. Şimdi moda popüler bir alan oldu ama hala tam olarak böyle bir imkan olduğu söylenemez. Workshoplar falan var ama bir lisans gibi değil. O yüzden de hiç böyle bir şey düşünmedim açıkçası.
AC: Belki de böylesi hayatına daha bir çeşitlilik kattı dediğin gibi, daha iyi bile oldu…
ES: Bence öyle. Bakış açısını ne kadar çeşitli tutabilirse insan o kadar faydası oluyor.
AC: “Moda dışında işletme vs gibi bölüm okuyorum ama mezun olduktan sonra modayla ilgili bir alana yönelmek istiyorum, kendimi nasıl geliştirebilirim?” gibi sorular var. Bu konuda önerilerin neler?
ES: Bu tamamen kişisel ilgi ve alakayla alakalı. Hala dediğimiz gibi bunun bir okulu olduğunu söyleyemiyoruz. Okulu olsa bile, workshop’a gitsen bile, yine kişide bitiyor iş. Tabi ki de birtakım teknikleri olabilir ama nolursa olsun sizin görsel hafızanızdan ve bilgi hafızanızdan birtakım şeyler çıkması lazım ki onun üstüne bir şeyler geliştirebilin. Hayal dünyası, dergi, kitap, görseller bakmak çok önemli. Görsel hafıza da çok çok önemli diye düşünüyorum. Bir banka gibi beynim. Dünyanın neresinde olursa olsun bir fotoğrafçıyla konuşurken işte 60′lardaki Antonioni filminden örnek verip Avegon’un bilmem ne fotoğrafının söyleyip Kübrick’in şu filmi ile bağlantı kurabilmeleri lazım. Bunun için de sağlam bir altyapı kurmaları lazım. Bu, üniversitenin yanında çok kolay yapılabilecek ve zevkli bir şey. Hele ki şimdi internet de var. NewYork’ta kısa bir dönem kaldığım zamanları hatırlıyorum. Müze gibi eski dergi ve kitap satan bir yer vardı. 1960′lardan başlayan Vogue’lardan tut da kitaplar, imzalı posterlerin bulunduğu inanılmaz bir arşivi vardı. Orada tozlu rafları arasında günlerimi geçirirdim. Ve Calvin Klein’ın tasarımcıları, bütün tasarımcılar oraya gelirdi, oradan ilham alırlardı ve çekimler için storyboard yaparlardı. O zaman bizim internetten araştırma imkanımız da çok yoktu. Yani bu işe gönül vererek insanlar kişisel ilgilerini geliştirebilirler. Hiçbir şekilde bunun için geç değil.
AC: Özellikle de dergicilik bu ara çok popüler. Peki dergicilikte adaylarda ne tip şeyler aranıyor?
ES: Bir kere kesinlikle çok istekli olmak gerekiyor. Çünkü insanlar kafalarında bir şey yaratıyorlar, sonra geldikleri zaman fazla sabırlı olamayabiliyorlar ya da bir anda hemen her şey olsun istiyorlar. Kesinlikle sabretmeyi, her işe koşmayı öğrenmeliler. Ben yine anneanne gibi konuşmaya başladım ama hakikaten benim ilk başladığım zamanlarda 5 kişinin işini birden yapıyordum. Ayakkabı altını da bağlayıp, öğlen yemeklerini de gidip köşeden alıp, minibüs şoförüne parasını ödeyip, sonra gelip styling’i yapıp, kutuları toplayıp, torbaları taşıyıp, dergiye çıkartıp, gece minibüs şoförüyle eve dönüyordum. Şimdi asistan var ama bundan 10 sene evvel böyle bir konfor yoktu.
AC: Birçok insan aslında kendine yakıştırmayabilir bu işleri yapmayı…
ES: Aynen. Aslında çok büyük şeyler öğreniyorsun bu tecrübelerden. Hepsi çok büyük artı olarak sana geri dönüyor. Para kazanmak bir müddet olmuyor. Dergi işi zaten başka bir iş biliyorsun, biraz vitrin işi. O yüzden en önemli şey bunlara hazırlıklı ve istekli olmak, sabırlı olmak ve tabi ki de hayatla ilgili, stille ilgili kişisel bir görüşünün olması. Fikrini söylemekten çekinmemeli. İlgili, meraklı olmalı, eğer bir mülakata giriyorsa dergicilik dünyasını takip ettiğini göstermeli, dünyadan haberi olmalı. Bunlar yeterli, sonuçta zaten orada pişiliyor artık. Asistanlık için deneyim önemli değil. Ha eğer direkt editör olarak başlamak isteniyorsa, onun için gerçekten özel bir yetenek olması lazım. Çok iyi yazı yazması, dışarda bir sürü iş yapması, iyi bir portfolyosu olması lazım. Sıfırdan başlamak istiyorsa da açık olup, sabredip, çalışması lazım…
AC: Yine çok sorulan bir soru da şu: “Ece Sükan bu kadar çok projeye aynı anda nasıl yetişebiliyor ve yaptığı tüm işlerde iyi olmayı nasıl başarıyor?” Gerçekten de sende kamera arkası, önü çok farklı işler bir arada… Senin kadar geniş bir portfolyosu olan çok fazla kişi yoktur herhalde.
ES: Çok teşekkür ederim. Doğru söylüyorsun, ben de ilk başlarda bunu çok sorguladım. Ne yapsam acaba bunu mu bunu mu diye. Ama son zamanlarda rahatladım, ben gerçekten birkaç işi bir arada yapmayı seviyorum. Bunlardan besleniyorum, enerjim de yüksek, hiperaktif bir insanım. Ama yine de tabi ki kolay değil. Bana bir iş geldiği zaman en iyisini yapmak istiyorum. Biraz mükemmeliyetçilik biraz da kontrol hastalığı var. O yüzden kendimi bazen çok yorabiliyorum. Çok uzun çalışma dönemlerinin sonunda hastalanabiliyorum. Ben biraz dağınık da çalışan birisiyim, çok sistemli değilim. Hala bu kadar iş yaparken bile yeni yeni biraz sistem oturtmaya başlıyorum. İş delege etmekte de çok zorlanırdım. Kontrol manyaklığı olunca insanda, her şeyi o yapana kadar ben yapayım istiyor. Bir de kendi kendimin asistanlığından geldiğim için sette ekipte birisi eksik ya da yavaşsa, hemen işe girişme gibi bir cevvallik vardı bende. Şimdi yavaş yavaş artık “sen orda olmazsan da dünyanın sonu değil, her şey yolunda gidecek” diyerek kendimi telkin ediyorum. Son birkaç senedir biraz daha bu anlamda işleri bölüp delege edebiliyorum. Yoksa zaten yetişemem. Ama insan sevdiği şeyler olduğu zaman, bir şekilde zaman yaratıyor.
AC: Peki bu kadar yoğun zaman içinde kendine vakit ayırabiliyor musun?
ES: Evet, onu bile yapabiliyorum. Bazen 10 gün boyunca çok çekim, seyahat oluyor hiçbir şey yapamıyorum. Ama o dönem bittikten sonra arkadaşlarımla buluşmak olsun, spor olsun, bir şeyleri takip etmek olsun, keyfim için evde kalıp biraz dinlenip kitap karıştırmak olsun, bunları da yapmaya çalışıyorum. Eskisi gibi körü körüne gitmiyorum artık.
AC: Türkiye’de tekstil ve moda sektörü daha çok üretim tarafıyla anılıyor. Bu durum sence değişir mi ya da nasıl değişir?
ES: Değişebilir tabi. Türkiye’de bir şeyler yapılıyor, moda haftaları başladı ama daha yolu var. Bu konuda bazen iyimser bazen kötümser olabiliyorum. Tabi ki olabilir, Türkiye genelde böyle açıkları çok hızlı kapatmasıyla meşhurdur. Sonradan yakalar bazı şeyleri ama bir anda çok hızlı kapatır. Bu iyi midir kötü müdür tartışılır, altyapısız bir kapatış da olabilir bu. Ama şu anda sanatta modada tasarımda çok büyük bir kıpırdama var, özellikle İstanbul’da. Artık her yeri tükettikleri için tüm dünya dönüp buraya bakmaya başladı, bu fırsat iyi kullanılabilir. Hakikaten ne zaman yurt dışındaki moda haftalarına gitsek, herkes “aman da orada neler oluyor” diyor. Açıkçası gözlerinde buradakinden daha fazla bir şey canlandırıyorlar. Biz de “tabi tabi” falan diyoruz ama bu fırsat gerçekten iyi kullanılabilir aslında. Moda haftaları, festivaller daha düzgün hale getirilebilir, markalar daha fazla danışmalık alabilir. Bir de aslında bu seçim yapmakla alakalı, yani hangi ligde oynamak istediğinizi seçmek gerek. Türkiye’deki markalar böyle bir seçim yapmadıktan sonra biz istediğimiz kadar isteyelim, eğer markalar buradaki durumlarından memnunlarsa o zaman olmuyor. Gerçekten herkesin belli bir vizyonda olması gerekiyor. Ben şu anki durumu ortada görüyorum, olabilir, daha iyi bir tablo mutlaka yakalanacaktır ama ne kadar iyi onu bilemiyorum şu anda.
AC: Bir röportajında okumuştum, farklı ülkelerden koleksiyonlar yapıyormuşsun. Sana göre en ilginç olanından bahseder misin?
ES: Bendeki o dükkanı açma isteği ve styling yaparkenki aksesuar toplama hikayesi de hep öyle başladı aslında. Giderdim Afrika’daki bir pazara oradaki yerel kolyeleri alıp buradaki couture çekimlerinde kullandığım, hani öyle bir tezat yarattığım çok olmuştu. Modellik için de çok seyahat etme imkanım oluyordu. Çok değişik yerlere de gidiyorduk, Beyrut’a da gidiyorsun Afrika’ya da gidiyorsun, Rusya’ya da gidiyorsun. Mesela bir tane aklıma geldi, o eski rozetlerle dolu Rus subay şapkaları. Onları birçok çekimimde kullandığım olmuştu. Afrika’dan aldığım orijinal kabile takılarını couture çekimlerinde kullanmıştım. Öyle şeyleri yerinden orijinal alarak sonra çekimlerde kullanmak çok güzel bir şey. O yüzden zaten her şeyi toplamaya başladım.
AC: Biraz da internette modadan bahsedelim. İnternet sayesinde artık bilgiye ulaşmak çok kolay ve hızlı. Özellikle modada bu yüksek hız önemli bir unsur diye düşünüyorum. Peki sen online moda konusundaki gelişmeleri nasıl buluyorsun?
ES: Bilginin yayılma hızı inanılmaz bir hal aldı gerçekten. Modada dinamikler de değişti. Modanın demokratikleşmesi dediler, birçok blogger’ın defilelerde front row’larda oturması, onların da artık editörler gibi ilgi görmesi… Enteresan bir çağ başladı aslında bence. Büyük markalar defilelerini internetten canlı olarak veriyorlar, milyonlarca insana ulaşıyorlar. Bir anda olay çok fazla kişiye çok hızlı bir şekilde ulaşır hale geldi. Bu iyi midir kötü müdür, bence her işte olduğu gibi bunun da avantajları ve dezavantajları var. Keza Tom Ford da buna karşı durarak ben bu kadar çabuk tüketilmesini istemiyorum, benim kıyafetlerim herkes yorum yapsın diye değil müşterimi memnun etmek için dedi. Hiçbir mecraya vermedi yayınlarını. Belli kendi çizdiği bir program çerçevesinde ilerledi. Şimdi bir de çok extreme’e gidildi, artık herkes blog açıyor. Bunda da iyiler kalacak, elenme olmak zorunda her işte olduğu gibi. Biliyorsun bir furya olur, sonra bir süzgeçten geçilir, sonra sağlam bir kitle ile devam eder o iş. Bence öyle olduğu zaman daha iyi oturacak. Bu çağımızın bir gerçeği bunu inkar edemeyiz, tabi ki de internette moda hızlı. Çok büyük avantajları da var. Bir kere ulaşım çok kolay, insanlar bir sürü şeyi görebiliyorlar. Alışveriş için de bilgi sahibi olmak için de her şey artık çok kolay. Hakikaten inanılmaz bir fark bu.
AC: Peki sence bu işin sonu sence nereye varır?
ES: Hep dergicilik bitecek mi artık online dergiler çıkacak, dijital fotoğraf makinesi çıktı film makineleri öldü dediler. Böyle bir durum var evet, basılı dergilerdeki gazetelerdeki satışlar düşüyor. Ama bir şekilde bence dünyanın dengesi böyle, gidip gidip sonra bir başa dönmekten ibaret hep… İşte acayip şeyler yapıldı mesela sonra organiğe dönüldü. Güneş zararlıymış deniyor sonra “aa yararlıymış” oluyor. Yani her şeyde bir döngü var, bence bu da öyle bir şey olacak. İleride buna tutunan bir sürü insan kalacak. Eski fotoğraf makinesine, dergiyi, gazeteyi eliyle tutmaya tutunan bir sürü insan olacak. Belki 50 sene sonra onlar yine kıymet kazanacak, bu iş belki çığrından çıkacak. Ben hep o döngü işine inanıyorum. Hep bir başa dönüyor insan, “aa aslında ananelerimizin yaptığı daha doğruymuş” diyor.
AC: Ben de bir blogger olarak ve birçok blog takip eden biri olarak dergi, gazete okumayı çok seviyorum. Elimle tutarak kokusunu hissederek okumanın tadı ayrı. Bence de hem internette bloglar hem de basılı dergiler, ikisi de olması gereken şeyler.
ES: Bence de, kesinlikle ikisi de olmalı. Ölmemeli hiçbiri.
AC: Vintage’tan bahsedelim biraz. Ece Sükan Vintage dükkanı kapandı değil mi?
ES: Evet Nişantaşı’ndakini kapattım, internetten satışlar olacak şimdi.
AC: O da yeni çağa uyup internete taşındı yani…
ES: Aynen öyle. Ki o dükkanı çok büyük emeklerle özene bezene yapmıştım. Zor bir karardı, her şeye nasıl yetişiyor diyorlar ya bak işte ona yetişemedim. O kadar da değilmiş. O sırada tekrar Vogue başladı, bir sürü şey oldu o zayıf halka kaldı. Annem idare ediyor ama bana soru soracak beni bulamıyordu. Az değil 4.5-5 seneye yakın da sürdü. Ama apayrı bir ilgi gerektiriyor, sürekli orada olman lazım. Full-time bir iş aslında öyle hobi gibi bir şey değil. Ben anlamadığım için öyle zannettim. Ticari bir şey değildi zaten, Türkiye’de vintage yapmak hiçbir zaman ticari olamaz. Bu tamamen benim bir hobimi gerçeğe dönüştürmek gibi bir şeydi. Çok keyif aldım, gerçekten iyi de karşılandı hem Türkiye’de hem yurt dışında. Hala gittiğim zaman moda haftalarına falan orada soruyorlar, noldu dükkanın diye. Çünkü buraya kim ne için gelirse gelsin mutlaka oraya bir uğruyordu, duyuluyordu biliniyordu. Benim de biraz içim burkuluyor sorduklarında ama sonuçta o her zaman tekrar gündeme getirebileceğim bir şey. O marka duruyor, kıyafetlerin kıymetlileri duruyor. Ama şu anda biraz rölantide.
AC: Eski dönemlerin modasını ve kıyafetlerini düşündüğünde sen hangi döneminkini en yakın buluyorsun kendine, hangi dönemde yaşamak isterdin?
ES: 60′ları çok seviyorum, 70′leri de seviyorum. Bir da tabi o 20-30′lar jazz zamanları…
AC: Sıfırdan bir gardrop yapacak olsa nereden başlardı diye güzel bir soru var.
ES: Evet güzel ve zor bir soru… Herhalde giderdim bir tane güzel ikinci el vintage dükkanına oradan güzel elbiseler alırdım. İlk elbiseyle başlardım o kesin. Ondan sonra ayakkabı kemer aksesuar. Jean tişört falan onlara sonra girerdim.
AC: Vogue Mayıs’taki Ece’nin Kadrajı bölümünde kitaplarla ilgili bir yazını okumuştum. Oradan kitap okumayı sevdiğini biliyorum. Seni en çok etkileyen ve en keyif aldığın kitaplardan bahseder misin?
ES: Fotoğraf, sanat kitapları çok ilgimi çekiyor. Hans Ulrich Obrist’in cevabı fotoğrafla verdiği sorularla ilgili bir kitabı var. O kitapta çok ağır bir yazım yok ama hem görseli hem sözeli çok güzel birleştirmiş, o son dönemde en sevdiğim kitaplardan biri. En son bir tane Venedik’ten Modadan Sanata diye bir kitap aldım, şimdi onu okuyorum. Şimdi yazarı kıyafet gibi heykeller yapıyor. Modayla sanatla ilgili söyleşisi var kitabın içinde, çok güzel örnekler veriyor. Helmut Newton, Tim Walker’ın fotoğraf kitaplarını da çok çok seviyorum.
AC: Müzik zevkini de merak edenler var, müzikle aran nasıl? Ne tür müzik seversin?
ES: House ama biraz funk, soul, disco tarzı müzikler seviyorum. Elektronik müzik de seviyorum ama onun softunu seviyorum açıkçası. Onun haricinde çok fazla latin değil ama bossa nova falan da seviyorum. 70′lerin funk müziğini çok seviyorum, Curtis Mayfield’lar, eski müzikleri çok seviyorum.
AC: Bu ara en çok dinlediğin albüm hangisi?
ES: Bu ara Jefferson Hack’in Colette için yaptığı bir mix albümünü almıştım, sürekli onu dinliyorum şu anda.
Son olarak Bu Mu Bu Mu? bölümünde hazırladığım 10 kısa soruyu da sorup röportajı tamamlıyoruz… Keyifli sohbeti ve içtenliği için Ece Sükan’a ve sorular sorarak ile röportajı bu kadar güzel hale getiren, okuyarak heyecanımı paylaşan sizlere çok teşekkürler!







