Archive for 'Cin Sohbet'

Cin Sohbet | Deniz Marşan’la Bol Stil, Bol Keyif…

Posted on 02. Nis, 2012 by .

11

Deniz Marşan… Çok samimi, çok tatlı. Hem kedisi hem köpeği var ama köpeğini bir tık daha fazla seviyor. Kayak yapmaya bayılıyor. Gezgin ruhlu, farklı farklı yerlere gitmeli, gittiği yerden ilham almalı. Enerjik ve doğal bir tip, hani yanında kendiniz gibi olabildiğiniz insanlardan. Kürk giymekten de giyenlerden de nefret ediyor. Ben sohbetimizden çok keyif aldım, çok şey öğrendim. Şimdi sıra sizde :)

Alışveriş Cini: Nasıl başladı bu stil danışmanlığı işi?

Deniz Marşan: Biz Başak (Fransez) ile beraber Bilsar’da çalışıyorduk. Ben kurumsal iletişim yapıyordum o tasarım yapıyordu. Daha önceden ben Milano’da bulunduğum o da Londra’da bulunduğu dönem, “personal shopping” denen olayın çok popüler olduğunu görmüştük. Bundan 5 sene öncesi tabii, Türkiye’de o zaman pek yapılmıyordu. Aslında bizim ilk çıkış noktamız kişiye özel alışveriş danışmanlığı oldu. Çevremizdekilere, arkadaşlarımıza alışveriş danışmanlığı vermeye başladık. Arkadaşımız memnun kalıyordu, o birine söylüyordu derken ilk başlarda 3′er 3′er 6 tane müşterimiz vardı. Sonrasında bize Ay Yapım’dan Kerem Çatay, benim özel hayatımda da arkadaşımdır, dedi ki “ben böyle bir diziye başlıyorum, lütfen siz o dizide de normal kişilere yapıyormuş gibi farz edip böyle bir stşl danışmanlığı yapın”. Nasıl olacak biz Sex and The City mi çekiyoruz dedik ilk başta, çok inanmadık. “Çok iyi yaparsanız bir sene sonra sizi herkes tanır” dediler, derken biz öyle başladık ve zaten onunla patladı. İş işi de açıyor tabii biraz. Biz diziyle patlayınca sanatçılarla ve kanallarla da çalışmaya başladık. Şu anda artık dizi bizim asıl işimiz olduğu için dizilerle devam ediyoruz ve normal insanlardan birazcık uzaklaştık.

AC: Kişisel stil danışmanlığı müşterileriniz için aslında sürekli bir hizmet oluyor sanırım…

DM: Tabii. Kişisel stil danışmanlığında insanlarla uzun vadeli, en az 1 sene çalışıyoruz ki bir verim alabilelim. Ben şimdi seni bir kez giydirsem bunun devamını getirmedikten sonra kimse sendeki değişimi de anlamaz. Ama 1 sene çalıştıktan sonra kendin bunun devamını getirebilirsin.

AC: Şu anda sadece dizilerle mi devam ediyorsunuz?

DM: Şu anda 3 tane dizi var çalıştığımız; Fatmagül’ün Suçu Ne?, Kuzey Güney ve Son. Bunun yanı sıra Trendyol’a stil danışmanlığı veriyorum. Moda çekimleri, celebrity çekimleri yapıyoruz. Online stil danışmanlığı yapıyorum. 1 senelik bir çalışma, daha yeni başladık.

AC: Dizilerdeki kıyafetleri sana sürekli Twitter’dan soruyorlar, sen de herkese teker teker cevap veriyorsun.

DM: Veririm tabi çünkü ben “aman ne müthiş bir iş yapıyorum” diye düşünmüyorum ki. Sonuçta benim kullandığım ürünleri o tasarımcılar vermese olmayacak böyle bir şey. En çok istediğim, ürün veren kişilerin reklamı olsun, kullandığım o ürünler satılsın. Bazen beni arayıp o ürün satıldı bitti diyorlar, o kadar mutlu oluyorum ki. Ben onun için uğraşıyorum. O yüzden tüm ürün verenler, bütün sponsorlarımız çok mutlu olsun istiyorum. Bugüne kadar hiçbiriyle de bir sıkıntı yaşamadım, hepsi çok severek isteyerek veriyorlar ki genelde böyle olmaz bu aslında. Bizim sırf bu ürünlerin kontrolü ve takibi için özel ayırdığımız bir kişi var. Bu işi gerçekten çok ciddi yapıyoruz ve dikkatli bir şekilde takip ediyoruz.

AC: Dizi oyuncularını dizideki karakterlere göre mi yoksa kendi tarzına göre mi giydiriyorsun?

DM: Tabi ki karakterlere göre. Bizim baktığımız en önemli şey karakter. İlk önce nasıl bir karakter olduğuna göre tarz çıkartıyoruz. Ondan sonra kişinin vücut tipine bakıyoruz. Sonra da dizideki sosyal hayatına. En son da işte saç rengi, ten rengine uyan bir kombinasyon ortaya çıkartıyoruz. Yani bizim için aslında moda burada amaç değil araç oluyor. Bizim belki de moda editörleri ile ayrıldığımız nokta bu. Moda editörleri daha çok moda olan şey neyse, onu göstermeye çalışırlar. Bizimki tamamen stil olduğu için biz kişinin vücuduna, yaşam tarzına ne gider, bu karakter ne giyer ona bakıyoruz. O doğrultuda bir stil yaratıp burada moda olan bir şeyleri kullanıyoruz. Öyle bakacak olursak modayla aslında direkt çok bir işimiz yok. İşimiz insanlar.

AC: Aşk-ı Memnu’da özellikle çok vardı Bihter elbisesi, Firdevs yüzüğü vs. Bazen öyle bir furya çıkıyor ve ürünler artık onunla anılmaya başlanıyor, buna ne diyorsun?

DM: Tabi ki. Aslında şu anki dizilerdeki oyuncuların da kendileriyle bağdaştırmış olduğu ürünler var. Son’da Nehir’in gömlekleri, Kuzey Güney’de Banu’nun paltoları, Cemre’nin dar elbiseleri. Olay aslında devamlılığı sağlamak. Her hafta farklı bir tarzda giydirsem ben bu kişileri, insanların kafasında yer etmeyecek. Neden mesela Bihter yüzüğü oldu, çünkü her hafta o yüzüğü taktı. Şimdi neden Cemre elbisesi diye bir şey var, hep dar ve kısa aynı tarz elbiseler giydiği için. Biz onun üzerinde bol bir şey göremeyiz, imkansız. Banu’nun da giydiği paltolar daha gösterişli yakalı vs ile anılıyor. Son’da da Aylin’in bluzları, Alev’in derileri. Ben hepsinin kendisi ile özdeşleşen bir ürün olmasına özellikle çok dikkat ediyorum. Aslında tarz dediğimiz olay da bu. Bence herkesin normal hayatında da aynı şekilde, size has bir şeyiniz olmalı. Bir tane siyah pantolonunuz olsun mesela hep onu giyin, o sizinle bağdaşlaşsın. Benim mesela elime taktığım bu şahmeranlar var, 5 senedir bunlarla beraber yaşıyorum. Devamlı giyilen bir ipek gömlek olur, saçınıza hep taktığınız bir şey olur Devamlı aynı şeyi giymek kötü bir şey değil. Sevdiğin için giyiyorsun, artık o senin tarzın olmuş. Ben kışın her gün gündüzleri siyah Dr. Martens botlarımı giyiyorum mesela. Kendimle çok bağdaşlaştırdığım bir ürün, o kadar. Benim için hayatın amacı moda ya da giyinmek değil. Bu işi çok severek yapıyorum ama benim kendi hayatım bu değil. Başka zevklerim de var.

AC: Hayatın modadan veya giyinmekten ibaret olursa, bu gayet zevkli bir konuyken sıkıcılaşabilir gibi geliyor bana da…

DM: Tabi ki. Ben zaten bütün bu konudaki mesaimi başka insanlar için harcadığım için, kendimi onun için yormuyorum. Yormaya da çok gerek yok diye düşünüyorum. Sonuçta ben de yakışan şekilde, kendi vücut tipime ve sosyal hayatıma göre giyiniyorum. Benim de kendimce oturmuş bir tarzım var herhalde hep öyle gidiyorum yani. Her gün aynı botu giymek kesinlikle yanlış gelmiyor.

AC: Şimdiye kadar giydirdiğin dizi karakterlerinden favorin kim peki?

DM: Şu an Son’daki Aylin ve Alev favorim. Herkes Aşk-ı Memnu’yu çok tutuyordu. Onları da ben giydiriyordum tabii ama ordaki karektere göre giydiriyordum. Benim tarzıma uyan biri yoktu orada, ben hiçbir zaman Bihter ya da Firdevs’in giydiği elbiseleri giymem. Son’u çok severek yapmamı sebebi, Alev’in giydiklerini kendim de giyiyor olmam. Kendimi çok yakın gördüğüm için şu anda favorim onlar. İlk defa bir işte kendime çok yakın giydirdiğim karakterler var.

AC: Biraz da 2shoppers.com‘dan bahsedelim. O nasıl başladı?

DM: Onu da yine Başak’la beraber başlattık. 5.5 yıldır bir yola biz birlikte baş koyduk, çoğu işi beraber yapıyoruz. Bütün dizilerde, çalıştığımız kanallarda beraberiz. Erkekleri o giydiriyor, kadınları ben. Dizilerde karakterleri paylaşıyoruz. Başak’la zevklerimiz az çok benzese de iki kişinin aynı karakteri giydirmesi pek iyi olmuyor. Bazen ayrıldığımız noktalar da oluyor. Ama dizi ilk başladığı zaman bütün kararları birlikte veriyoruz.

AC: İşin dolayısıyla sürekli kıyafetlerle iç içe olmak, kişisel alışveriş alışkanlıklarını nasıl etkiliyor? İyi mi kötü mü?

DM: Aslında artık ben çok fazla alışveriş yapmıyorum. Her gün o kadar çok ürün görüyorum ki benim için artık güzel anlayışı biraz değişti, biraz doydum sanırım. Her gün yemek yapan bir aşçı artık bir süre sonra yemekten soğuyabilir. Ya da artık onun bir yemeğe iyi demesi için gerçekten acayip bir şey olması gerekir. Benim için de öyle, onun için artık çok fazla alışveriş yapmıyorum. Bazen çok beğendiğim tasarımcıların ürünleri oluyor, onları kendime de alıyorum. Eskiden daha çok alışveriş yapardım, artık bakıyorum bütün kış buradan hiçbir şey almamışım diyorum. Bilmediğim bir ülkede, hep gördüğüm ürünlerin dışında bir şeyler gördüğüm zaman onları almayı seviyorum. Onun için daha ziyade Londra’dan NewYork’tan alışveriş yapmayı seviyorum. Burada görmek istediğim ve beğendiğim şeyi alıp başkasına giydirdiğim için bir şekilde hevesimi zaten alıyorum.

AC: Bana bazen “kendime ait bir stilim yok, nerden başlamalıyım, ne yapmalıyım, nasıl stil sahibi olurum?” gibi sorular geliyor. Sence bunun başlangıç noktası neresi olmalı, gerçekten işe nerden başlanmalı?

DM: Bir kere bu dünyanın en büyük olayı değil. Gerçekten kendine yakışan, sosyal hayatına giden, vücut tipine yakışan bir şeyi bulursun, o doğrultuda gidersin. Bunu her sezon değil ama her sene değişirebilirsin belki de. Mesela ilk olarak sosyal hayatına bakabilirsin. Diyelim ki her gün ofiste çalışıyorsun. Oranın zaten az çok bir dresscode’u var. Çok abartı bir şey giyemezsin, casual giyinmek zorundasın iş hayatında. Burada vücut tipi veya karakterini örtbas etmek zorundasın. Çünkü iş ortamına göre giyineceksin. İş dışında senin kalan zamanında da sen nasıl bir insansın onu düşün. Sen çok renkli giyindiğin zaman kendini iyi hissediyor musun? Ya da mesela çok beyaz çok siyah giyindiğin zaman kendini iyi hissediyor musun? Neyin içinde iyisin? Çok futuristik kıyafetlerin içinde kendini mutlu hissediyorsan eğer sen, öyle devam et. Bir de tabii vücut tipine de yakışması lazım. Eğer zayıf ve düzgün, her şeyi kaldırabilecek bir vücut tipin varsa, o zaman vücudu ikinci plana atıyoruz. Onun yerine senin yaşantına, karakterine bakıyoruz. Sosyal hayatın nasıl, çok gece kulüplerine gidiyorsan ona göre alışveriş yapacaksın. Hiç gece dışarı çıkıp kulübe gitmiyorsan, allı pullu kısa etek alma mesela. Kısacası stilini oluşturacak şeyler, sosyal hayatın, vücut tipin. Çok geniş kalçaların varsa mesela tayt giyme. Boru paça giyme ispanyol paça pantolon giy. Tabii bunları birazcık da kişiyi görüp de söylemek gerekir ama çıkış noktası bu.

AC: Sen kendi stilini nasıl tanımlarsın?

DM: Benim stilim aslında zaman içinde biraz değişti. Bundan 3-4 sene önce çok renkli giyinen bir insandım. Şu anda mesela renge karşı acayip soğumuş durumdayım. Bütün kışı siyah içerisinde geçirdim. Deri çok severim, her gün deri pantolon giyiyorum. En az 12 tane siyah deri pantolonum vardır. İpek gömlek çok severim, özellikle deri ile karıştırmayı. Kazaktan çok haz etmem. Bazen dizide bana çok üşüyoruz kazak giyelim diyorlar ama napayım ben kendim bile kazak giymiyorum. Kazağın dokusunu sevmiyorum. Bluz tişört üzerine yelek, palto giyiyorum kışın. Benim tarzım birazcık daha asi gibi herhalde.

AC: Şurada hep süper şeyler buluyorum dediğin butikler var mı?

DM: Simay Bülbül’ün showroom’una gittiğim zaman Alev’e hep süper şeyler buluyorum. Zeynep Tosun’un mağazası çok iyi. Gece elbisesi arıyorsam Özgür Masur ve Elif Cığızoğlu’nda binlerce çok güzel seçenekler buluyorum. Gamze’de çok güzel düz müthiş kesimli elbiseler buluyorum. Mağaza olarak da Scotch & Soda’da çok benim tarzıma uygun şeyler buluyorum. Midnight Express’i Atelier 55′i de beğeniyorum.

AC: Kürke karşı duruşun benim araştırma yaparken çok karşıma çıktı, bunu her yerde vurguluyorsun.

DM: Evet çünkü resmen hayvan mezarlığı gibi geziliyor gibi geliyor. O kürkün elde edilmesi için o kadar vahşi ve hunharca öldürülüyor ki o hayvanlar… Çok saçma yani, bunu savunan insanların mantığını anlamıyorum. Sen güzel gözükmek için başka bir canlının ölüsünü üzerinde taşıyorsun, bunun ötesi var mı? Bana diyorlar ki o zaman et de yeme. Ben zaten çok et de yemem ama bunun kürkle hiçbir alakası yok. Sen sadece güzel görünmek için bir canlıyı öldürüyorsun, değer mi? Güzel de gözükmüyorsun zaten hayvan gibi ayı gibi bir şey oluyorsun. Ayrıca burası Rusya da değil, o kadar üşümüyoruz. Çok güzel sıcak tutacak montlar var. Geçen gün bir görsel gördüm. Üç tane sosyetik kadın üstlerinde yere kadar kürk giymişler. Üzerlerinde en az 100 tane hayvan ölüsü var. Gelip Bebek Parkı’nda köpeklere yemek veriyorlar, bunun hiçbir inandırıclığı yok. Farz et ki senin köpeğini de böyle öldürüp kürkünü alıyorlar.

AC: Peki son dönemde stil danışmanlığı da aslında patladı ve popüler oldu. Herkes kendini stil danışmanı diye adlandırmaya başladı. Bu konuda ne düşünüyorsun?

DM: Ben çok kötümser bakmıyorum bu işe. Kimi diyor ki “aa biz bak senelerdir bu işi yapıyoruz, bilmem kim bir tane bir şey yaptı stil danışmanı oldu”. Yapsın, herkes yapsın, bunda bir şey yok ki. Çünkü sonuç olarak herkes yaptığı işle anılıyor. Sen sabaha kadar ben stil danışmanıyım de, ben seni yaptığın işe bakarım. Herkes istediği sıfatı kendine koyabilir, önemli olan bunun altını doldurmak. Sıfatından ziyade ne yapmışa bakıyorsun, yaptığı işleri görmek istiyorsun. Sonuç olarak beni insanların kendilerine koyduğu sıfatlar kesinlikle rahatsız etmiyor. Herkes yapsın, iyi kötü belli olsun diye düşünüyorum.

AC: Trendleri takip ediyor musun?

DM: Mağazalarda gezdiğim için aslında koleksiyonlardan trendleri takip ediyorum. Tabii yine ister istemez işin içinde olduğum için style.com’dan da baktığım oluyor çekim vs yaptığımız için takip etmek durumunda kalıyorum. Ama çok da haz etmiyorum.

AC: Başarılı bir stil danışmanı olarak, bu işe girmeyi planlayan okuyuculara ne tavsiye edersin?

DM: Bana bu soruyu çok soruyorlar ama çok fazla bir tavsiyem yok aslında. Şu okulda oku, şunu yap diyemem. Ben her işi yaptım, gocunmamak lazım. Şimdi benimle çalışacak insanlara da bunu söylüyorum. Bir kere çok çalışacaksın, ben çok çalıştım. Kaç senedir çalışıyorum, okurken de çalıştım ve her işi yaptım. Reklam ajansında da çalıştım, tekstil şirketinde de çalıştım. Kurumsal hayatta biraz çalışıp o disiplini almak lazım. Sonra yoruldum demekle olmuyor. Şimdi bu iş de çok kolay bir iş değil ki, dışarıdan çok kolay gözüküyor ama bütün gün ürün seçiyorsun topluyorsun. Ürünleri al bırak, bütün gün ayakta dur, yorucu bir iş… Çok hafızan olması lazım, ben mesela 5 sene önceki bilmem ne sahnesindeki kıyafetini sor ben onun ne marka olduğunu hatırlarım. Görsel hafızam çok kuvvetli, buna sahip olmaları lazım. Çok güzel bir organizasyon yeteneğinin olması, orda insanları ve olayı iyi yönetmen lazım. Bu işi iyi yapan birinin yanında çalışmakla başlayabilirler belki. Çalışmak da ama böyle oturmak değil, ben öyle insanlarla çalıştım ki çok hevesli oluyor sonra çekime geliyor ve bütün gün oturuyor. Böyle bir insan dünyanın en güzel kombinini yapsa, diğer işleri yapmadan hiçbir şeye yaramaz.

Ve tabi ki, son olarak artık klasikleşen ve pek sevilen Bu Mu Bu Mu? bölümümüz ile röportajımızı sonlandırıyoruz. Deniz Marşan’a bir kez daha çoook teşekkürler! :)

Continue Reading

Cin Sohbet | Cem Davran’la Her Telden

Posted on 01. Şub, 2012 by .

14

Dizileriyle büyüdüğüm, filmlerini tiyatro oyunlarını keyifle izlediğim bir adamdı, Cem Davran. Tanıyınca sadece “keyifle izlemek” yetersiz kaldı hakkında. Sosyal Medya programında erkeklerde cep mendilinden bahsetmiştik diye o gün ceketinde cep mendiliyle gelmiş, öyle de düşünceli. “Ben çok gevezeyimdir” diyor ama öyle güzel konuşuyor ki o konuşurken zaman nasıl akıp geçmiş hiç anlaşılmıyor. Özgüveni müthiş, bir o kadar da mütevazi. Duyarlı ve donanımlı biri olduğu her halinden belli. Ama en önemlisi de muhteşem bir kalbe ve sıcacık bir gülüşe sahip. Cem Davran’la tiyatrodan, modadan, öğretmenlerden, sosyal medyadan kısacası her telden dem vurduğumuz güzel bir röportaj yaptık. Keyifli okumalar…

Küçük bir not: Bugün Cem Davran’ın da oynadığı Alevli Günler tiyatrosuna çift kişilik bilet kazanmak için size küçük bir sürprizim olacak. Gözleriniz saat 11:00′de Alışveriş Cini Facebook‘ta olsun ;)

Alışveriş Cini: Oyuncu olmaya ne zaman nasıl karar verdin? Bu süreç nasıl başladı ve ilerledi?

Cem Davran: Rutin klasik şeyler vardır ya hani, çocukluğumdan beri diye. Rutinin dışında kalmak için gerçeğin dışında bir şey söylemem gerekecek, çünkü benimki gerçekten öyle. İlk oyunculuğa adım atışım şöyle oldu. Ablam vardı o Şehit Fatma diye bir oyunda oynayacaktı. Oyunda Yunan generalini oynayacak olan çocuk tam oyundan bir gün önce ailesiyle İzmir’e sünnet düğününe gitmiş, öğretmen çıldırıyordu. Ben de küçüğüm, kenarda duruyorum. Ablama kardeşin oynar mı? demiş. Ben de oynarım oynarım! diye atlamıştım. Bana sonra garson kıyafetinden bozma bir yunan generali kostümü yaptılar ve ertesi gün o rolü oynadım. Rolüm de sadece maytaplı tabancaya bir maytap koyuyorlar, oyunda onu patlatacağım. Heyecandan onun yerini kaçırmışım, çekiyorum çekiyorum Fatma şehit olmuyor. Sonra kız attı kendini yere, ben de böyle bakarken tabanca elimde patladı, skeç gibi. Tabii millet yerlere yattı, tam bir kazayla başladı tiyatro hayatım. İlk sahneye adım atışım odur.

AC: Ailede tiyatroyla ilgilenen birileri var mıydı?

CD: Babam sahne arkasından, teknik gruptan. Önce produksiyon amirliği yapmış sinema piyasasında. Sonra şehir tiyatrolarına aksesuar şefi olarak gelmiş. Babama yalvarırdım ben, tiyatrolara gidebilmek için. Babam da o zaman matematikten 5 al götüreyim derdi. Sırf 5. defa 6. defa aynı oyunu seyredeyim diye nefret ettiğim matematikten 5 alırdım. Orada olmaktan çok keyif alırdım, olan biteni ilgiyle izlerdim. Kendimi bildim bileli o dünya çok çekti beni kendine. Mesela bizim mahallede bütün erkek çocuklar futbolcu doğar, ben çocukken de tiyatro için futboldan vazgeçtiğimi biliyorum.

AC: Yıldız Teknik Elektrik Mühendisliği mezunusun, neden tiyatro okumayı düşünmedin?

CD: Ben zaten çocuk tiyatrosundaydım, o tabii okul değil ama yine derslere giriyorsun konservatuar gibi sertifika veren bir eğitime katılıyorsun. Çok küçük yaşta, daha 16 yaşındayken özel yetenek maddesinden şehir tiyatrolarına kardoya alındım. Rahmetli babam da tiyatrocu ol tamam ama bir de mesleğin olsun derdi. O zaman onların görüşü öyleydi, suçlamak da yersiz. Çok efsane tiyatrocuların, hayran oldukları insanların zorlu süreçlerini ve tirajik bitişlerine tanıklık ediyorlardı. Kendi çocuklarının öyle bi şey yaşamasını istemedikleri için böyle söylüyorlardı yoksa beni tiyatrodan uzaklaştırmak gibi bir düşünceleri yoktu. Benim de böylelikle bir mühendislik maceram oldu. Üniversiteye de girer girmez zaten bir arkadaşımla birlikte tiyatro kulübünü Yıldız Üniversitesi Oyuncuları‘nı kurdum. Ama mühendislik okumak benim için iyi de oldu, değişik bir şey görmüş oldum, analitik bir bakış açısı kazandım. Üniversitedeyken benim kurduğum tiyatro kulübü de hala devam ediyor, o da güzel oldu.

AC: Ben de bir mühendis olarak buna katılıyorum…

CD: Tabii. Sunuculuk yaparken mesela tiyatro altyapısına ihtiyaç var, çok işe yarıyor ama her tiyatrocu da sunucu olamıyor. İşte bu tiyatroculuğu bir yerinde sunuculuğa dönüştürebilirken mühendislik görmüşlüğün, yüksek matematik okumuşluğun bir katkısı var bence. Önemsiyorum ben bunu. O zamanlar kolay girilen de bir okul da değildi yani, ciddi bir fen puanı gerekiyordu.

AC: Babanın 5 alırsan tiyatroya götüreceğim demeleri işe yaramış demek ki :)

CD: Tabi tabi. Ben sınavcı bir çocuktum aslında. Sevdiğim dersleri anlar diğerlerinden geçerdim. Sen de bilirsin… Oradan bir doku bir formasyon kalıyor insanda ve o aktörlükte bu işlerde işime yarıyor doğrusu.

AC: Tiyatrocu olmak Türkiye’de hep çok zor derler. Bunun en büyük sebebi herhalde tiyatro izleyicisinin az olması. Bu konuda ne düşünüyorsun?

CD: Böyle bir nüfusa göre tabii tiyatroya gelen toplam sayı az ama çok bağlı ve sadık bir tiyatro izleyicisi var. Mesela bizim oynadığımız Alevli Günler, 3.sezondur tıklım tıklım oynuyoruz. Üstelik özel tiyatro, devlet tiyatrosu da değil. Ben o traijik hikayeleri pek sevmem, hani derler ya “tiyatronun seyircisi yok, tiyatroya gelmiyorlar” falan. Gelmiyorsa gelmiyor, çekeceksin bir şey yapacaksın gelecek işte. Bizim oyuna geliyorlar. Londra’ya giderseniz orada aç kalsa adam gider tiyatroya, öyle bir tiyatro kültürü var. Bizde o kadar yok tabii.

AC: Tiyatro sinema ve televizyon üçlüsünden hangisi daha senlik?

CD: Hepsi. Her tiyatrocu tiyatronun yeri ayrıdır der ama ben diğerlerini de ondan çok farklı görmüyorum. Yaptığım en acayip late night show İki Kere Kiki, hani Hande’nin tokat yediği, onlar bile aslında benim için bir teatral karakter. Sunuculuk da öyle, televizyon da. Ama tabii çok özüne inersen elbette hepsinin temeli tiyatro. Tiyatro atletizm gibidir. Sporun atletizmi neyse, sanatın da tiyatrosu odur.

AC: Son dönemlerde tiyatrolara ağırlık verip televizyondan biraz çekildin gibi bir durum var…

CD: Aslında ben televizyondan çekilmedim. İki tane oyunda oynuyorum biri şehir tiyatrosunda Doğum günü Partisi diğeri de özel tiyatro Alevli Günler. Zaten iki oyun birden oynarken provaları falan da düşünürsen, vakitsel olarak tiyatroya kaymak gerekiyor. Onun dışında çeşitli projeler geliyor, düşünüyorum. Şu anda direksiyon benim elimde davranıyorum, arabayı ben kullanıyorum. Aslında ben de artık biraz televizyonu özledim. Program yapıyorum şimdi “Evim Mis Evim” başlıyor, başka bir tane sohbet programı gibi bir şey yapacağım bir haber kanalında. Ama elbet bir diziye de başlayacağım, özledim onu. Böyle biraz geri çekilmek, ekranı özlemek bana iyi geliyor. Şimdi bir karar versem her gün 2-3 programa konuk olurum sonra bir bakarsın 30 günün 30′u da televizyondayım, onu istemiyorum.

AC: Biraz da yeni şeyler deneme isteğin var sanki.

CD: Tabii son tren son vagon takip etmeye çalışıyorum yenilikleri. Mesela Twitter diye diye zorla soktular, şimdi de hoşuma gitti. Benim zaten tanındığım bir şekil vardı, orada da kendim gibiyim. Hissettiğim şeyi koyuyorum oraya.

AC: Bu arada ben Alevli Günler‘i geçen sene izlemiştim, çok güzeldi. Şimdi de Alışveriş Cini okurlarından biri yanına bir arkadaşını da alarak bu oyunu izleyecek. Bu yüzden bize azıcık da oyundan bahseder miisn?

CD: Alevli Günler, benim son dönem hayatımda en güzel köşelerden biridir. 27 yaşlarında Irmak Bahçeci diye genç bir kızımızın yazdığı bir oyun. Çok cümlesi olan bir oyun ama ana cümlesi inanmak. Farklı şeylere inanıp kardeşçe yaşayabilmek, hiç inanmadığın bir inanca saygı duymak ve onun için savaş verebilmek. İnanmasan da saygı duymak, bu kadar basit. Farklı şeylere inanabiliriz ama birlikte kardeşçe yaşayabiliriz‘i anlatan, trajik ve komik bir oyun. Aslında hepimizin kafasında olan baloncukları dillendiren bir oyun. Çok da iyi gidiyor, Türkiye’de her yerde oynadık aşağı yukarı. Ayrıca teknik olarak modern bir tiyatro metnini geleneksel yöntemlerle anlatma gibi de bir özelliği var.

AC: Blogun cemdavran.com.tr 2008 yılından beri yayında. Hayatında önemli bir yer kaplıyor mu, senin için ne kadar önemli bu blog?

CD: Bir ünlünün blog yazması zaten biraz acayip, bana hep öyle yorumlar geldi. 2008′de isim haklarını alalım dediler, cemdavran.com.tr’yi aldık. Site yapacaklardı. Bana o ünlülerin siteleri olayları biraz garip geliyor, giriyorsun fotoğraflar bilgiler falan. Ben de yine bunlar da olsun ama ben bu sitede esas birkaç yazı yazayım istedim. Yazı yazmayı çok seviyorum, ben hep yazıyordum notlar alıyordum zaten.

AC: Kitap çıkarma gibi bir planın var mı?

CD: Blogda benim “birlikte şiir yazmak” diye bir bölümüm vardı. Ben birkaç satır yazdım sonra sitenin müdavimlerinden biri devamını getirdi falan sonra bir başkası bir şeyler yazdı şimdi yüzlerce şiir oldu orada. Çok güzel şeyler çıktı. Belki site adına oradaki şiirleri derlediğimiz bir kitap olabilir, gelirini de bir kadın derneğine bağışlayabiliriz. Onun dışında bir gazetede yazmayı düşünüyorum yakın zamanda. Seviyorum yazmayı, zaten dediğim gibi blog da böyle çıktı. Ben o zamanlar blog ne onu bile bilmiyordum, internet sitem var orada yazıyorum diyordum. O zaman blog diye bir kavram da şimdiki gibi çok bilinmiyordu. Sonra sonra herkes bana site değil, blog o demeye başladı. Şimdi anladım ki ben blogger’mışım! Blogun ciddi de bir kitlesi oldu, şimdi o kitle biraz bana kırgın çünkü blogu biraz hafiflettim. Yazıları orada kendim yayınlıyorum, yorumları kendim onaylıyorum. Bu tür şeylere başkasının eli değmesin, insanlarla olan samimi çizgim bozulmasın diye her şeyi kendim yapıyorum, o da çok vakit alıyor tabii. Normalde benim gibi insanların bu tür işlerini hep başka birileri, asistanları falan yapar. Aslında menajerim var, bu işlerden anlayan birileri var. Yine de şimdilik ben ilgileniyorum, ama biraz daha sayı artınca napacağım? Mecburen birilerinden yardım almam gerekecek.

AC: Bize biraz senin de tam merkezinde olduğun 2011 öğretmen atama probleminden bahseder misin?

CD: Bu sorunu genel öğretmenlerin atanamama sorununun içine dahil ettikleri için aslında arada kaynatıyorlar. Bu 2011 KPSS hak yemesi spesifik özel bir sorun. 2011′deki seçimden önce milli eğitim bakanı Nimet Çubukçu hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik, çeşitli yerlerde “Ağustos 2011′de 55.000 öğretmen ataması yağacağız” şeklinde beyanatlar veriyor. Temmuz ayında seçim de KPSS de yapılıyor. Sonra Ağustos’ta 11.000 kişi atama yapılıyor. İnsanlar da 44.000 nerede diye soruyor. Atama var diye işini değiştiren hayatını değiştirenler, intihar edenler, otelde dershanede çalışıp ayrılanlar var. Kitleleri hareketlendirmişsin, atama var demişsin yapacaksın.

Bu meselede seslerini duyurmak için herkese ulaştıkları gibi bana da ulaştılar. Çoğu gittikleri yerden reddedilmişlerdi, kimi tabi deyip unutuyordu, kimi kullanıyordu. Zayıf bir anlarıydı. Bana anlattılar durumu, bir inceledim nedense bilmiyorum kalbim çekti. Elimden gelen desteği veririm dedim ama ne yapacağımı bilmiyordum. Abi sen bir yerde söylesen bile duyulur, Türkiye sesimizi duyar dediler. Bu arada onlarla konuşmaya başladık, konuştukça ne kadar haklı ve mağdur olduklarını daha fazla anladım. Onları tanımaya başlayınca bir baktım ki bunların hepsi benim Ruhsar izleyicim, o zamanlar Ruhsar’ın o çocuk kitlesi. Şu anda onlar öğretmen ve mağdur. Bu insanların da arkasında olmayacaksam hiç sesimi çıkarmayayım bu ülkede dedim. Bunun üzerine benim çocukken hak ettiğim ödül 32 yıl sonra bana verilince, ben de bu ödülü bu çocuklar için alacağım dedim. Bir sürü duygu bir araya geldi.

Sonra ben Antalya’da konuşma yaptıktan sonra bu konu Türkiye’nin gündemine oturdu. Yeni bakan beni aradı, gittim görüştüm. Bu projeyle ilgili de reklam amaçlıymış gibi anlaşılmasın diye kaçmaktan yoruldum. Allahtan onlar öğretmen olduğu için onların çok özenli bir tarafları var, gördüğüm en şık hak arama. Cumhuriyet zamanında öğretmenlere çok saygı duyulurdu, değişmeye başlamış bu tür şeyler Türkiye’de. Benim içimi acıtan şeylerden biri de oydu zaten. Son dönemlerde her şeyi kötü örneklerle açıklama hastalığı başladı. “Sui misal emsal olmaz” diye bir laf vardır eskilerin. Kötü örnek örnek olmaz.

AC: Şu anda bence kesinlikle öyle anlaşılmıyor insanlar tarafından ama sosyal sorumluluğu kişisel reklama dönüştürenler de olduğu için çekinmen normal…

CD: Tabii her tarafa da kamerayla gidersen bir saatten sonra etrafı da irrite edersin. Metrekareye 150 tane sosyal sorumluluk düşüyor artık. Ben mesela TEGV‘le çok çalışırım, daha doğrusu gönüllüyüm. TEGV‘i ben kendim seçtim, bir sürü şey yapıyorum ama her şey yok ortalıkta. TEGV‘in bir tanıtım, PR desteğine ihtiyacı olursa ancak o zaman öne çıkıyoruz., dengeli yapıyoruz.

AC: Peki sonuca ulaşabildi mi öğretmenlerle ilgili tüm bu uğraşlar?

CD: Şimdi bakan açıklama da yaptı 17.000 atama bu hafta yapılıyor. Verilen söz 44.000 aslında ama en azından çok yüksek puanla açıkta kalanlar yerleşecek artık. Şimdi daha fazla mı ses çıkarsaydık, daha fazla şeyler mi yapsaydık diye düşünüyorum açıkçası. İyi kötü bir şeyler hallettik, biraz işe yaradı.

AC: Biraz da sosyal medyadan bahsedelim. Sosyal medyanın akıbetini nasıl görüyorsun?

CD: Hiç kestiremiyorum ama mutlaka yerine başka şeyler koyarak gidecektir. Sosyal medyanın önemli bir yönünün güncelleme olduğunu düşünüyorum. Televizyonlar bitecek diyorlar, ama bence öyle olmayacak. Etkili, bedava ve undergorund bir güç olduğu için yayılmaya devam edecek. TV’nin yerini tutacağını sanmıyorum, onun yerine kendi gücünü yaratacağını -ki zaten yarattı bile- düşünüyorum. Hayatı ciddi şekilde kapladığı kesin, bu daha da artacak. Sosyal medyanın etkili olduğunu düşünüyorum. Ben girdim artık çıkmam.

AC: En çok nereden giyiniyorsun?

CD: Bu üzerimdeki Tween Damat. Yaklaşık 15 yıldır Tween Damat giyiyorum. Orka Group’la benim artık gönül bağım da var. Onların büyümesi ile benim büyümem birbirine çok paraleldir, beraber yürüdük onlarla bu yolları. Üzerimde Tween Damat olduğu zaman benim moralim yerine gelir. Bugün cep mendili taktım ama kravatı takmadım biraz daha spor olsun diye.

AC: Modayla aran iyi o zaman…

CD: Erkek modasını olan bitenler anlamında takip ediyorum. Sevdiğim tarafı, bazen daha genç bir parçayı daha ağır bir parçayla birleştirebiliyorum. Genelde spor giyinen biriyim, blue jean, tek tişört kazak giyerim. 1950-60′ların kıyafetleri, incecik kravatları benim hoşuma giderdi. Bu da onlardan. İnce kravatı severim.

AC: Sık sık alışverişe çıkıyor musun?

CD: Alışverişe özellikle gitmem, oradan geçiyorken denk geldim beğendim hemen alırım. Ve mümkünse de aldığım şeyi hemen giyerim. Alıp da bir yere giderken giyerim diye bekletmem. Normalde sürekli blue jean, çok bot giyerim. Hatta Güneri (Civaoğlu) Abi bana “siz tiyatrocular niye hep böyle kaba botlar giyiyorsunuz” demişti bir keresinde, tabii o daha şık şeyler giydiği için. Beğenirsem iyi markalardan alırım. Ama mesela bir keresinde de Beşiktaş Sinanpaşa Çarşısı’nda yürürken bir pardesü gördüm bayıldım, 50 liraya verdi bana! Halbuki deseydi ki 500 lira, yine alırdım çok beğenmiştim.

AC: O gün ne giyeceğine nasıl karar veriyorsun, bir gün önceden düşünür müsün?

CD: Bazen düşünüyorum, gideceğim hedef bir yer varsa. Bütün hafta tiyatroda oyunum varsa mesela, en rahat bol kazaklarımı giyiyorum. Çünkü gidip zaten sahneye çıkmadan hemen kostümümü giyeceğim. Mesela tiyatrodan sonra bir yere gitme ihtimalim var, o zaman da öyle bir şey yaparım ki arada. Altta blujean üstte gömlek ceket. V yaka ince kazak ve gömlek çok giyerim.

AC: En çok neye düşkünsün?

CD: Ayakkabıya çok düşkünüm, erkekte ayakkabı önemli. Ama eskisi kadar çok özenemiyorum artık. Çünkü evde ayağı benimle aynı olan iki oğlum var. Alıyorum harika ayakkabılar, hemen uçuruyorlar. Birbirimizin her şeyini giyebiliyoruz. Sportif bir şeyler alırsam hemen alıyorlar ama böyle klasik şeyler alırsam onlara dönüp bakmıyorlar. Şimdi büyük oğlumun ceketini de ben aldım. Senin yaşına olmaz o falan diyorlar ama olsun dedim aldım.

AC: Dolabında en çok ne var peki?

CD: Gömlek, takım elbise ve kazak. Yaz kış çok gömlek giyerim. Yazın en sevdiğim şey kot pantolon dışına bırakılmış kolları sıvanmış gömlek giymektir. Bir de bende iki şey olur sürekli tesbih ve yüzük.

AC: Asla giymem dediğin bir şey var mı?

CD: Asla demek tabii iyi bir şey değil. Şu anda kolye takmıyorum mesela ama zamanında taktık. Parmak arası terlik asla giymem diyebilirim. Ama ilk akla gelen o erkeksi sebepten değil, benim ayaklarım taraklı olduğu için kötü duruyor, patatese terlik giydirmişsin gibi oluyor.

AC: Alışveriş Cini tamamen kadınlara özgü bir blog. Peki sence ideal bir kadın nasıl giyinmeli?

CD: Ben değişken şeyleri severim, çok rengarenk gösterişli şeyleri sevmem. Sade ve ayrıntılı şeyleri severim. Mesela kadında aşırı dekolteyi hiç sevmem ama çok şık hesaplı şekilli bir dekolteyi severim. Bazı kadınlara erkeksi kıyafetler çok yakışır, eğer öyle bir fiziği varsa maskülen tarz da hoşuma gider. En çok sevdiğim şeyler, günlük hayatta mesela jean giymiş ama şık bir ayakkabı şık bir bluz ile tamamlamış. Günlük ama şık tür kombinleri severim. Erkek gömleğine benzer gömlekleri severim. İş kadınlarının giydiği etek ceket takımları güzel oturtanlarda severim. Bulunduğu yere ve duruma uygun giyinmeli. Ama kadının kıyafetine dikkat edenini ve giydiklerini kendine yakıştıranını önemserim.

Her zamanki gibi “Bu mu bu mu?” köşemizle keyifli sohbetimizi sonlandırdık. Her şey için çok teşekkür ediyorum.

Continue Reading

Cin Sohbet | ZEYNEP TOSUN’la Kanyon Box’ta

Posted on 29. Ara, 2011 by .

12

Geçtiğimiz hafta Zeynep Tosun‘la Kanyon Box‘ta buluştuk, hem Agenda by Zeynep Tosun’u inceledik hem de keyifli mi keyifli bir sohbet ettik. Uzun zamandır kendisiyle röportaj yapmayı çok istiyordum, Agenda ile birlikte bu fırsatı yakalamış olduğum için çok mutlu oldum. Samimi cevapları ve bitmek bilmeyen muhteşem enerjisi için sevgili Zeynep Tosun’a buradan da bir kez daha çok teşekkür ediyorum.

Eğer hala Agenda by Zeynep Tosun için yaptığımız ofis şıklığı garantili fotoğraf çekimini görüp cici hediyeler kazanmak için yorumunuzu bırakmadıysanız sizi buraya alalım.

Keyifli okumalar!

Alışveriş Cini: Ben seni epeydir bayılarak takip ettiğimden dolayı aslında hakkında az çok bilgim var ama sen yine de bize birazcık kendinden bahsedebilir misin?

Zeynep Tosun: 1981 doğumluyum. Liseyi bitirdikten sonra portfolyom hazır olmadığı için öncelikle burada işletme okudum ve çizim dersleri aldım. Bu sırada portfolyomu hazırladım ve İtalya “Istituto di Marangoni”ye gittim. Orada iki senelik eğitim aldım ve ardından master’a kabul edildim. Master’dan sonra risk alıp Ferretti‘ye staj için portfolyomu gönderdim. Master’dan mezun olurken bitirme defilemiz için bir haftalığına gittiğimiz Londra’dayken Ferretti’den aradılar ve iki gün sonra görüşmeniz var Alberta Ferretti de burada olacak dediler. Bunu duyunca ben nasıl ellerim falan titriyor. Daha yeni mezun olmuşum, üstelik 2 yıllığım 4 yıllık da değilim. N’apıcam ben, hiç şansım yok diyorum.

Sonra Alberta Hanım görüştü benimle, hemen yarın buraya taşınıyorsun dedi! Hem de staj bile değil direkt Ferretti’de çalışmaya başladım. 1 yıl orada gayet güzel devam ettim. Çalışma izniyle ilgili problemler olunca Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Tam o sırada Esin Maraşlıoğlu‘nun Designloft projesine girdim, orada defile yaptık. Aynı zamanda döner dönmez İTKİB’in yarışmasına katıldım ve 3.oldum. Ama çok fazla bir şey olmadı o dönemde çünkü ortada koleksiyon yoktu. Sonra çok eski aile dostumuz olan Ece Ege’nin yanına girdim birkaç ay orada çalıştım. O sırada kriz de patlamıştı ama artık bir yerinden tutacağız diyerek 27 yaşında kendi tasarımlarımı ve koleksiyonlarımı yapmaya başladım.

AC: Moda tasarımı aşkı nasıl başladı? Ailenin etkisi büyük galiba.

ZT: Aynen. Hep kumaşların, anneannemin ve teyzem Filiz Akın’dan kalma elbiselerin olduğu sandıkların arasında büyüdüm. Teyzemin eski kıyafetleri, takılarıyla hep iç içeydim. Her hafta sonu anneannemin sandıklarını karıştırır, anneannemle kumaş savaşı yapardım. Daha 10 yaşındayken bile doğum günümü kutlarken, yakın arkadaşlarım gelip sen büyüyünce annen gibi tasarımcı olacaksın diyorlardı. Çocukken hep beraber saklambaç, kovalamaca oynardık, tabii herkes kot tişört giyerdi. Ama ben püsküllü çizmeler, çiçekli gömlekler falan… Tatlı giyiniyordum aslında ama komikti. Annemin küçük bir kopyasıydım, onun gibi kovboy botlar, piliseli etekler giyiyordum hep. Şimdi insanlar sana küçükken çok gülüyorduk ama bir iş varmış sende diyor.

AC: Türk modasının gittiği yoldan memnun musun? Bu yolda kendine çizdiğin rota nasıl ve bu rotanın neresindesin?

ZT: Türkiye iyiye gidiyor, bu güzel ama Türk modasında çok da kalite görmüyorum. Öyle bir talep de yok zaten, ben kendi sattıklarımdan biliyorum. Türkiye’de öyle cok farklı giyinen insanlar yok, tasarımcısından sokaktakine insanların kendine özgüveni oldugunu pek düşünmüyorum. Bu yüzden kalite bir türlü yükselmiyor. Çocuklar büyütülürken herhangi bir okulda kimlik sahibi olmaya teşvik edilmiyor. Tasarımcıların birçoğu da böyle kimliksiz. Bunu iyi veya kötü anlamında söylemiyorum, sonuçta kreativite çok ölçülebilir bir şey değil. Ama mesela bir şey yapıyor ama kendisi giymiyor gibi… Bu bana garip geliyor. Özgünlük de yok, artık hepimiz her şeyi takip ediyoruz. Hazır giyim markaları tabi ki “trend setter” değil “trend follower” olmak zorunda çünkü o satıyor. Sokaktaki insansa bir moda trendine en aşağı 1-2 yıl sonra, başkalarının üzerinde görmeye başladıktan sonra alısıyor. Fakat benim tasarımcı olarak kendi koleksiyonumda en dikkat ettiğim şey bu. Tasarımcı olarak “trend setter” olman gerekiyor, yeni bir şeyler yapıyor olman gerekiyor. Bir kimliğinin olması lazım. En son Paris’teki defilemde ben bunu çok gördüm. Tasarımcıların hepsi neyse koleksiyonları da o. Türkiye’de o yok ve o olmadan da bir yere gelinebileceğine inanmıyorum. Çünkü hiçkimse bu işe kendisini o kadar adamıyor, benim kadar çok çalışan çok az insan var. Aralarında tabi ki iyi isimler de var ama geneli öyle değil maalesef.

Kendime çizdiğim rotada tabii henüz kendimi çok başında görüyorum. Türkiye’de yarış az olugu için burada isim olmak ve sıyrılmak daha kolay. Fakat yurt dışında bir şey olmak o kadar zor bir şey ki! Ben yurt dışında biri olmaya oynuyorum. Çünkü benim istediğim, başından beri hissettiğim hep o, dünya çapında iyi olmak ve tanınmak. O yüzden planlarımın en başındayım. Hep kendime bunlarla ilgili hedefler koyuyorum, şu an planladığımın gerisinde değilim ama ilk adımlarını atıyorum.

AC: Tasarımlarını yaparken ilham aldığın bir şey var mı?

ZT: Yaşadığın, gördüğün konuştuğun, tanıştığın her şey aslında sana ilham veriyor. Kreatif diğer işler gibi kendin dışardan ne alıyorsan onu yaratıyorsun. O yüzden her seyden de ilham alıyorum. Kendi stilim de koleksiyonlara çok yön veriyor. Kendim ne giymek istiyorsam onu yapıyorum. Bana bunu masterda çok iyi bir hocam vardı, o öğretti. İlk koleksiyonu vereceğiz 300 parçalık. Hocam koleksiyona baktı, ben seni geçen seneden beri takip ediyorum stilini çok beğeniyorum, sen bunların hangisini giyersin dedi. Ve ben koskoca 300 parçadan sadece 1 tanesini secebildim. Hocam da bunların hepsini baştan çiz giymeyeceğin bir şey yapma dedi. Ondan sonra ben de giymeyeceğim bir şey hiç yapmadım. Ben giyiyor ve beğeniyorsam o zaman tamamdır diye düşünüyorum. Ayrıca styling yönümün de kuvvetli olduğuna inanıyorum. Giyinmeyi seviyorum. Ben nasıl karakter olarak çok yalın biri değilsem, kıyafetlerimde de öyleyim, renk giymeden duramıyorum. Stil de biraz karakterle alakalı bir sey diye düşünüyorum.

AC: Sence bir kadının dolabında olmazsa olmaz 3 parça nedir?

ZT: Kadından kadına değişir bence. Bana göre bir kere beyaz tişört kesin olmalı. Güzel bir ceket pantolon takım elbise de olması lazım. Takım elbiseyi herkes çok klasik olarak düşünür ama bence takım elbise içine salaş bir tişörtle de giyilebilir. Kruvaze yüksek bel bir takım epey kurtarıcı, nereye gidersen git oldukça şıksın. Siyah elbise de derler ama beni hiçbir zaman siyah elbise kurtarmadı. Beni genelde gömlek elbiseler çok kurtardı aslında.

AC: Stilinde aksesuarlar da büyük yer kaplıyor. Taktığın bu metallerin, aksesuarların bir anlamı var mı?

ZT: Metal çok seviyorum ama hiçbirisinin bir anlamı yok. Hayvan figürlerini çok seviyorum. Altın gümüş falan ayırmam hepsini karıştırırım. 50 kuruşa Eminönü’nden aldığım bir sürü abuk subuk yüzüğüm vardır. Gidip kendime pırlanta almadım mesela hiç bugüne kadar. Daha çok antika meraklısıyımdır. Bende teyzemden ve anneannemden kalma anormal fazla takı var. Bu aksesuarların kıyafetlerimi de çok iyi tamamladığını düşünüyorum.

AC: Dolabında nelere yatırım yapıyorsun, nelerde ucuza kaçıyorsun?

ZT: Ayakkabılara yatırım yapıyorum. Tasarım olmayan ve İtalya’da üretilmemiş bir ayakkabıyı alamıyorum. Çünkü paçavra da giysen ayakkabın güzelse güzel görünüyor. Hayat boyu paramı ayakkabıya yatırdım, param oldukça da yatırmaya devam edeceğim. Enteresan bir şekilde ayakkabılarıma çok da iyi bakmam. Çünkü onların bu eskimiş hallerini de çok seviyorum, yaşanmışlık var gibi geliyor. Vintage’a da çok yatırım yapıyorum. Abuk subuk kimsenin almayacağı vintage bir kazağa çok para verebiliyorum.

AC: Tasarımcı ve marka işbirlikleri ile ilgili ne düşünüyorsun?

ZT: Türkiye’de bunun desteklenmesini çok başarılı buluyorum. İnsanların bu işlere uzun soluklu bakması çok güzel, çünkü bir stil belirliyorsunuz ve onun stili ile devam ediyorsunuz. Türk tekstilinin Türk tasarımcıları bu şekilde desteklemesini çok değerli buluyorum. Tüketiciler de tasarımlara daha karşılanabilir paralara sahip olabiliyor, bu çok güzel bir şey. Umuyorum YKM de benimle ya da başka bir tasarımcı ile bu iş birliklerinin devamını getirir. Diğer markalar için de bu durum geçerli.

AC: Agenda by Zeynep Tosun nasıl ortaya çıktı?

ZT: YKM tarafından geldi bu teklif. Sonra biz de hemen başladık, sonucun çok güzel olduğunu düşünüyorum. İlk koleksiyonda tabi çok hızlı davranmak zorundaydık ve ben direkt çok büyük bir atılım yapalım kafasındaydım. Ama kaç senelik tekstilci insanların yönlendirmesi ile yavaş yavaş girmeye karar verdik. O yüzden ilk koleksiyon daha sade, yaz koleksiyonunda tasarım yanı daha ağır basacak ve daha gençleşecek.

AC: Agenda by Zeynep Tosun kadını nasıl bir kadın?

ZT: Çalışan şehirli modern iş kadını. Çok iş odaklı bir kadın şu anda. İlk koleksiyonda ben her zaman kullanılabilecek parçalara yer vermek istedim. Bu yavaş yavaş değişecek ilerleyen koleksiyonlarda, koleksiyonun matematiğini değiştireceğiz.

AC: Bir sonraki koleksiyon nasıl olacak? Biraz tüyo alalım :)

ZT: Çok güzel, özellikle de desenleri çok güzel. Ben her çesit desen zaten cok seviyorum ve çok da giyiyorum. Bu koleksiyonda klasik, sakin desenler kullandık. Bir sonraki biraz daha desenleriyle dikkat çekecek.

AC: Bu koleksiyondaki favori kombinin hangisi?
ZT: Lacivert pileli etek ve onun üstüne siyah grenli gömlek. Pudra rengi elbise ile puantiyeli gömleği de çok seviyorum.

AC: En son yaptığın Paris Moda Haftası’ndaki defilede ilk kez ayakkabılar da Zeynep Tosun tasarımıydı ve çok da beğenildi. Bunun devamı gelecek mi?

ZT: Modeller çok beğenildi aslında evet ama kalıplar kötü olduğu için giyimi hiç rahat değildi. Türkiye’de o kalıpları çıkartabilecek bir alet yok, bu yüzden ayakkabılardaki işçilik çok kötü oldu. Uzaktan cok güzel görünüyor halbuki. O ayakkabıları İtalya’daki kontaktlarıma gönderip belki tekrar ürettirebilirim. Umarım devamı gelir, keşke gelse.

AC: E-alışveriş siteleri ile birlikte çalışmalar yapıyorsun, Twitter da kullanıyorsun. İnternette moda hakkında neler düşünüyorsun?

ZT: Twitter’ı çok kullanamıyorum aslında, yazmaktansa konuşmayı tercih ediyorum. Biraz sıkıcı geliyor bana. Ama herhangi bir sektörün artık teknolojiyi göz ardı edip devam edebileceğini düşünmüyorum. İnternet, her yerde olan bitenden haberdar olmak ve takip edebilmek için bence dünyanın en güzel şeyi. Ben blogları çok beğeniyorum. 6 sene kadar önce bir arkadaşım bana blog aç blog aç demişti, o zaman açmamıştım. Aslında açsaymışım şimdi epey güzel bir şeyler yapıyor olabilirdim. Yurt dışında da bir sürü blog takip ediyorum ve çok ilham verici olduklarını düşünüyorum. Türkiye’de de bir sürü senin gibi insanlar var. Modanın sadece tasarım bakımından değil her yönden Türkiye’de çok geliştiğini düşünüyorum.

AC: Akmerkez’de de Zeynep Tosun mağazası açıldı. Yakın gelecekte başka neler planlıyorsun? Bizi neler neler bekliyor?

ZT: Yakın gelecekte Londra’da birkaç proje var, onları yapmayı planlıyorum. Yurt dışında bir yere kapak atmak için uğraşıyorum. Doğru adım olsun diye de çok uğraşıyorum. 2.dükkanı da NewYork’ta açmayı çok istiyorum, hatta şu an yer bile bakılıyor. Gerçi Akmerkez benim atölyemin karşısı olmasına rağmen ona bile mal göndermekte zorlanıyorum ama bakalım NewYork olursa nasıl olacak…

AC: Genç tasarımcılara söylemek istediklerin. önerilerin var mı?

ZT: Bence bir insan çöpçü bile olsa en iyisi olmalı, hep en iyisi olmaya çalışmalı. Tasarımcı olacaklarsa bir kere çok çalışmaları lazım. Özgün ve kişisel tasarımlar yapmaları lazım. Alışveriş yapmayı seviyorsun diye tasarımcı olunmuyor. Eğitim de artık şu zamanda gerekli bence. Ama belki biri o kadar yetenklidir ki hiç eğitim almadan da bir şeyler yapabilir, tabii o da olabilir. Benim şimdiki aklım olsaydı üniversitede çizim dersleri alırken, bir yandan da bir terzinin yanında çalışırdım. Mesela sırf deneyimlemiş olmak için bir vintage dükkanında tezgahtar olarak da çalışabilirler. Artık oynaya oynaya tasarımcı olunmuyor, gözlerini açmaları ve dünyanın farkında olmaları lazım. Ha tabii böyle olmadan da tasarımcı olursun, her malın bir alıcısı vardır sonuçta ama iddian yoktur o zaman. İddialı bir iş yapıyorsan işinde kesinlikle en başarılı olmalısın. Yani elinden gelenin en iyisini yapmak zorundasın. Ama bazen de bakıyorsun çok çalışıyor ama gusto yok, ona da yapacak bir şey yok, doğuştan gelen bir yetenek. En iyisi olmayı hedefliyorsan hem yeteneğinin olması lazım, hem çok çalışıyor olman lazım, hem özgüveninin olması lazım hem de dünyadan haberdar olman lazım.

Son olarak Bu Mu Bu Mu? bölümünde hazırladığım 10 kısa soruyu da sorup röportajımızı tamamladık… Çok keyifli bir sohbetti, Zeynep Tosun’un o pozitif ve yüksek enerjisinden etkilenmemek imkansız! Umuyorum bu güzel enerjiyi rörpotajı okurken size de aktarabildim :)

Fotograflar icin Simge Eskici‘ye tesekkurler:)

Related Posts with Thumbnails

Continue Reading